Vamos Bien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vamos Bien etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2011

Bir Norveçlinin Fenerbahçe Deplasmanı Hikayesi


Vamos Bien (Fenerbahçe) & Kanari-Fansen (Lillestrom) dostluğundan doğan güzel diyalogların sonucunda Kanari-Fansen'in tribün lideri Morten ile olan dostluğumuza müteakip yazdığı Sivas deplasman yazısı aşağıda.. Sözü fazla uzatmaya gerek yok, bu defa kalem Morten'de..




3 yıldır bir Norveçli Fenerli olarak, sonunda benim lanetimin bittiğini söyleyebilirim. Ünvan kıtlığı bitti, ve ben sonunda güçlü kanaryalarla pozitif bir sezon sonu deneyimi yaşadım.

Şöyle özetleyeyim: Fenerbahçe taraftarı olduğum dönemde klüp tek bir kupa bile kazanamadı, 2009daki sözde Süper Kupa dışında. 2009/10 sezonunun son iki maçına bile geldim -beklentilerle- Kadıköy'de birinci elden şampiyonluk deneyimini yaşamak amacıyla. Bunun nasıl sonlandığını hepimiz biliyoruz... (Tek olumlu yanı arkadaşım Kim'in, biz yanan stadyumdan kaçmaya çalışırken türk polisinin copunu tatması oldu.)

Mesele değil. Bu yılın başlarında benim sevdiğim (ve bazen çokça nefret ettiğim) şehrim Oslo'yu ziyaret eden Vamos Bien'den ünlü Emin'le tanışacak kadar şanslıydım. Bu zaman Fenerbahçe - Kasımpaşa maçına 13 Kanari-Fansen Lillestrøm üyesini Kadıköy'e getirmemden sadece üç hafta önceydi. Eminle benim kanlarımız uyuştu ve gruplarımızı o gün bir araya getirmeye karar verdik.

Çoğunuz bu hikayenin nasıl ilerlediğini biliyorsunuz - Vamos Bien ve Kanari-Fansen'in birlikteliği büyük bir başarı oldu ve dünyanın bu soğuk tarafından gelen arkadaşlarım ömür boyu unutamayacakları anılar edindiler. Benim açımdansa Sezgin'in tavsiyesini dinleyip sezonun son maçına gelmeye karar vermek büyük bi deneyimdi, karşılayacak param olmasa bile. Nasıl olduğunu bilirsiniz... bazen iyi bişeyden uzak durmanız mümkün değildir.

Sezgin ve Sedef'le sezonun son maçından önceki cumartesi buluştuk. Hediyeler alıp verdik (aldığından çok daha fazlasını verdi, ben genelde bu şekil takılırım), ve grubun meşhur kapşonlularından birini hediye olarak alacak kadar da şanslıydım. Bikaç bira içtik, biraz pro evolution soccer oynadık ve stadın yanındaki otoparka doğru ilerledik, otobüs buradan hareket edecekti. İyi bir gündü!

...ama yaklaşan gece ve ertesi günün klaslığının yanına bile yaklaşamazdı. Daha otoparkın orada bile, herkes beni karşıladıkça evimde hissettim. İngilizce bilip bilmemelerinin önemi yoktu, benimle ilgileniyorlardı. Haluk, Sedar, Hatice, Emin, herkes - otobüsü beklerken hepsi beni yanlarına çağırıp bira ikram edip sohbet ediyorlardı. Misafirperverliği kimse Vamos Bien gibi uygulayamaz, bunu bilir bunu söylerim.

Otobüse bindik ve işte gidiyoruz. Sezgin, Şükrü, Emre ve Evren arka koltuğu ele geçirdiler ve aynen Norveç'teki arka koltuk tayfası gibi davranmaya başladılar - grup elemanlarını ve yolcuları taciz eden şarkılar söylerken sert içkiler içmek! Çok sevecenler, bunu söylemeliyim. Votka, tekila... Kutu efeslerim yüzünden kendimi biraz kadınsı hissetmeme bile sebep oldular. "Tam bir gösterişli avrupalısın" dediler. Ama bütün bunlar ilk molamızda değişti. Otobüsteki herkes inip benzincinin tuvaletine giderken ben "gösterişli" imajımdan kurtulmaya karar verdim ve tuvaletin girişinin yan tarafına, dışarıya, işemeye karar verdim. Ben, "gösterişli" ha? Öyle bişey yok...

İçiş devam ediyor ve Ankara'yı geçmemiz çok sürmüyor. "Bu yolculuk hemen bitecek" diye sessizce düşünmeye dalmışken arkadaki tayfa son 20 yılın (kabaca bir tahmin, şarkıları biliyor olma ihtimalim yok) her türk pop hitini seslendirmeye devam ediyor. Benim zirve anım ise "Mor Menekşe"yi söylemeye başladığım an oluyor. Hesapta Türkçe bilmeyen bu herif de kim şimdi? Kafayı yemişin teki! Arka tayfa uykuya dalıyor ve "bu yolculuk hemen bitecek" düşüncesi en az üç sonsuzluk gibi bir yolculuğa dönüşüyor. Gereksizce uzun olduğum için bir otobüs koltuğunda uyuyamıyorum, yani sıçtım. Sedar'a ve Haluk'a dönüyorum bi süre ama ne kadar nazik olsalar da erken saatlerdeki parti hissi şimdi buralarda değil.

Sezgin ve tayfa uykuya daldıktan sonra onların derin bir komada olduklarını ve Sivas'a varana kadar kendilerine gelmeyeceklerini düşünüyorum. Dostum, yanılmışım... Otobüs duruyor ve birden hepsi dışarıya çıkıyor. "Morten, biraz çorba içicez" diyorlar. Bu da neydi şimdi?! Saat sabahın 6sı ve iki saat önce hepinizin kafası beton gibiydi. Çorba mı?! Yolculuğun geriye kalanının özeti bu şekilde. Her iki saatte bir otobüs duruyor ve hemen hemen bir öncekinin tamamen aynısı olan bir yere bi iki kase çorba ve tabi ki çay içmek koşturuyor bütün otobüs. Bu noktaya kadar kültürel farklar tamamen görünmezdi ama şimdi herşey tuhaflaştı.

Bu bi süre daha devam ediyor ve Sivas şehir sınırına ulaşıyoruz. Ve tabi ki burada bizi bi tabur polis bekliyor. Herkes otobüsten iniyor ve aramaya başlıyorlar. Otobüs tıka basa alkol doluydu ama polisler otobüste bi kaç dakika geçirip bizi yolladılar. Ne bulmayı umduklarını tanrı bilir ama kimin umurunda, Sivas'tayız ve yakında şampiyon olucaz!

"Kimse gruptan kopmasın" diyor Haluk Başkan eve dönmeden önce son kez otobüsten inerken. Onun lafı buralarda kanun gibi, ve bu Vamos kapşonlusu giyen 50 kişinin bütün gün Sivas sokaklarında dolaşmasıyla sonuç buluyor. Şehrin her yerine stickerlar yapıştırılıyor, kongre binası gibi tarihi yerleri görme fırsatı buluyorum ve kısa bi süre sonra yemek yiyebileceğimiz bi yer buluyoruz. Maç günü Sivas'ta 50 kişiye nasıl masa bulursun? Vamos Bien'e sor.

Sadece restoran bulmakla kalmadık, Sivas'ın belediye başkanıyla tanışma imkanı da bulduk. Merhaba demeye gelmiş nedense - sanırım bizim bu radikaller düşündüğümden daha sıkı bağlara sahip. Ve yemek için anlaştığımız fiyat süperdi. Çorba, sivas köftesi ve "içebildiğin kadar içecek" sadece 10 lira. Yemek miktarı çok fazlaydı. Norveç'te bu fiyata döner dürüm bulursan şanslısın, ve bunu abartmıyorum.

Maç zamanı! Stada doğru yürüyoruz, arada devasa bayrağı bana veriyorlar. Benim için çok gurur verici bi an, tabi ki. Ama Kanari-Fansen pankartını belime sarıp stada sokmayı başardığım an daha gurur vericiydi. Ama Şükrü'nün çitlere tırmanıp Vamos Bien pankartının yanına Kanari-Fansen pankartını astığı zaman duyduğu gururun yanına bile yaklaşamam. Buna Kanaryan Kardeşliği diyesim geliyor ama burada iğrenç bir yan anlam var, bilmem anlatabiliyor muyum. (anti'nin notu: Kan"aryan", aryan, saf kan kelimesinin iğrenç çağrışımından bahsediyor) Herneyse: Haydiiiii!

1-0! Santos. 1-1. Siktir. 2-1!!! Selçuk?! 3-1! KESİNLİKLE ŞİMDİ! Alex, bu arada. 3-2. Lanet olsun... 4-2! Yobo, bazen seni seviyorum! Kıyamet! Heryerde meşaleler, neler oluyor? Laylaylaylay ŞAMPİYON! Sonra Erman bi gol daha atıyor, 4-3. Haydaaaa, her şey tekrar cehenneme geri mi dönüyor? Mümkün değil. Son düdük çalıyor. Şampiyon Fener! İnanamıyorum, resmen inanamıyorum. Bir yıl önce oradaydım. Hayal kırıklığına tanık oldum ve onu hissettim, isyan deneyimini yaşadım. Biber gazı yedim ve dibe vurdum. Ve şimdi tekrar buradayım. Şampiyonuz. Şampiyonluk gerçekten geliyordu. EVET! Sahaya giriyoruz, dans ediyoruz, gülüyoruz, sarılıyoruz, resimler çekiliyoruz ve hayatımızın anını yaşıyoruz.

Eve dönüş pek de pürüzsüz olmuyor, şöför bile kesinlikle manyaktı ve bariz bi şekilde %100 ayık değildi. Ama bi yandan da, kim ayıktı ki? Son bi kaç saati benim bariz heyecanımdan dolayı Lillestrøm şarkıları söyleyerek geçiyoruz, ve her şeyin üstüne, Sezgin 1996 şampiyonluğunda onlarla olan bayrağı bana uzatıyor. "Bu artık senin" diyor ve şaka yapmadığı kesin. Ne diyeceğimi bilemiyorum, çok fazla gibi geliyor ama biliyorum ki o ve diğerleri bunu istiyor, bu yüzden ona iyi bakacağıma söz veriyorum ve güzelce katlıyorum. Şimdi o bayrak Åråsen stadında Kanari-Fansen'in merkezinde, ve bu sezon boyunca kilit maçlarda sahne alacak!

Büyüleyici yolculuğum bi kaç saat sonra son buluyor. Otelde belki ancak 30 dakika uyuyabiliyorum ve ihtiyacım olan duşu alıyorum. Yoğurtçu Parkı'nda buluşuyoruz ve şampiyonluk kutlamları için stada gidiyoruz. Daha fazla tebessüm, daha fazla sarılma, daha fazla meşale, daha fazla saha işgali - kısaca, daha fazla Fenerbahçe tutkusunun alameti farikası! Parka geri dönüş, bi kaç bira daha ve sabah erkenden uçağım olduğu için vedalaşmalar.

Bunu eve varışımdan üç hafta sonra yazdım ama zihnimde Kadıköy'ü asla terketmedim. Şampiyonlar Liginde görüşürüz!

Morten

23 Nisan 2011

Fenerbahçe'ye 'Kennet'lenmek..

Pbox'ın tüm hikayesi, Musa Anter'den Gökay Iravul'a


Futbola tutkun olduğumu söylemeliyim. Bu bir tür bağımlılık. Ama biri gelip bana hangi takımı desteklediğimi sorsa, daha çok oyunun kendisini, bütün tiyatroyu, maçları, ligleri, taraftarları, stadyumları ve oluşan atmosferi desteklediğimi söylerim; tüm bunlar oyunu daha cazip hale getiriyor. Her yıl canlı futbol izleyebilmek için birçok yeri dolaşıyorum, gerek Glasgow’da Old Firm’ü, gerek Şampiyonlar Ligi’nde pek önemli olmayan grup maçlarını, gerek Bundesliga 2’de Millerntor-Stadion’da bir St Pauli maçını, gerekse kirli hava ve yoğun yağış altında bir Belçika 3. lig maçını. Nerede iyi futbol varsa, ben de oradayım.

Yarım düzine kadar uluslararası iyi ve pek iyi olmayan takım takip ediyorum, ama herhangi bir takım için bağlanmış değilim; herhangi biriyle “biz” moduna girmiyorum. Artık değil. Stockholm’de yaşarken, yıllar boyu aktif bir Hammarby IF taraftarıydım, ama herşey 2001 yılında değişti. İlk olarak takım, bir Amerikan “eğlence şirketi” ne satıldı. Sonra ben Oslo’ya kalıcı olarak yerleştim, ve işler birden tersine döndü. Daha sonra Hammarby, görkemli yenilgilerle dolu 112 yılın ardından İsveç şampiyonu oldu ve takım ‘koftan’, başarı meraklısı taraftarları kendine çeker oldu, ve bunlar her zaman rüzgara karşı yürümüş eski cefakar taraftarları silip atmaya zorladı. Şimdi takımı tabii ki takip ediyorum, ama biraz uzaktan, her iki anlamda da.

Peki benim Fenerbahçe hikayem nedir? Öncelikle söylemeliyim ki Fenerbahçe ile ilgili herhangi bir yerel veya alışılmış bir ilişkim yok. Demek istediğim, takımla ilişkim herkes tarafından bilinen rastgele olaylara tabi (Bilirsiniz, bir çocuk 7. yaşgününde bir Stoke forması alır, diğeri mavi rengi sever ve Chelsea’ye tutulur, Norveç’te yaşayan bir diğer Türk çocuğu Bursaspor’u destelemek ister çünkü ailesi oradandır, ama babası onun Galatasaray’ı tutması için baskı yapar... vb). Ayrıca eklemem gerekir ki, Türk futboluyla ilgili merakım oldukça yeni. 90’ların ortasından önce, Türk futbolu hakkında hemen hiçbirşey bilmiyordum. Sanırım ilk farkındalığım, Türk futbolunun uluslararası bir patlama yaptığı zamandı. Milli takım başarılı olmaya başladı, ve Hakan Şükür birden şöhretlendi. Bundan önce, açıksözlülükle söylemek gerekirse, Fenerbahçe’yi Ferencvaros’dan ayıramazdım. Ve Beşiktaş mı? Portekiz takımıydı değil mi? Ya da Brezilya? Hehe.


Musa Anter
Nasıl bir Fenerbahçe taraftarı olduğumun hikayesi aslında bir dizi şans eseri rastlantıya bağlı. Hikayem eskiden yaşadığım Eskilstuna’dan başlıyor, Stockholm’e 1 saat uzaklıkta küçük bir kasaba. Aynı zamanda yerel pizzacı Anter Anter’i (Kürt şair ve aktivist Musa Anter’in en büyük oğlu) kapsıyor, ve tabii ki kasabanın futbol kahramanı Kennet Andersson’u, ve futbol oynamayı öğrendiği klüp IFK Eskilstuna’yı, ki bu klüp benim de çocukken futbol oynadığım klüptü.

Bildiğim hikaye, 1945 doğan ve belli bir dönem Kadıköy’de büyüyüp okuyan Anter Anter’in, ilk olarak Fenerbahçe’de genç takımında ve daha sonra 2. Lig’de Kasımpaşa forması altında profesyonel futbol oynadığı. 1969’da Türkiye’den İsveç’e yerleşmiş, ilk olarak Uppsala’ya, daha sonra da 1981’de Eskilstuna’ya. Burada, popüler bir pizza restoranı açıp aynı zamanda bir dönem teknik direktörlük yaptığı IFK Eskilstuna genç takımının bir parçası olmuş. Bu, 1982’de Kennet Andersson ile ilk kez tanışmasına vesile olan bağlantı. Daha sonra bu ikili iyi arkadaş olmuşlar. Kennet sadece uzun bir adam değil, aynı zamanda bir pizza canavarı... Ve, Anter Anter’in kendisine göre, yaptığı pizzalar Kuzey Avrupa’nın en iyileri!

Kennet, gittiği takımlarda giydiği ilk formayı Anter’e hediye edermiş. Bu formalar Anter’in restoranını süslüyor. Anter de yaptığı pizzalara Kennet’in oynadığı klüplerin adını koyuyor. Restoranında bir Mechelen, bir Bari, bir Bologna ve tabii ki... kariyerinin sonlarında bulunduğu bir Fenerbahçe sipariş edebilirsiniz. Eskilstuna’daki söylenti şudur ki, Anter Fenerbahçe’yle anlaşması için Kennet ile konuşan anahtar kişidir. Başlangıçta Kennet, Fenerbahçe’nin teklifini reddetmekte pek emindir, ama Anter fikrini değiştirmesini sağlar. Diğer bir söylenti de, Anter’in bütün bu olayın arkasındaki adam olduğu. Bunu onun kendisine sormak istedim ama, oğlundan öğrendiğime göre artık emekli olmuş ve 2011 Şubat’ta Kuzey Irak’a yerleşmiş.

Bu söylentiler ne kadar doğru bilinmez ama, Kennet Andersson’un Fenerbahçe’de oynamaya başlamasıyla birlikte, klübe olan ilgim yavaş yavaş oluşmaya başladı. Onu ve takımın sonuçlarını her haftasonu takip etmeye başladım, tıpkı Kennet Bologna ve Mechelen’de oynarken yaptığım gibi. Onun bir röportajını okuduğumda, bir nokta çok ilgimi çekmişti: sadece Fenerbahçe Klübü’nü değil, İstanbul’u da çok övüyordu; şehri, yaşadığı en ilginç yer olarak tanımlıyordu. Aynı zamanda klüpteki tecrübesinin ve şehrin onu insan olarak nasıl büyüttüğünü, ve hatta bunun futboluna olan etkiden daha fazla olduğunu söylüyordu. Bu onun profesyonel olarak son 2 yılıydı. İlk sezonu olan 2000-01’de Türkiye Şampiyonluğu’nu yaşamıştı.

Bugün, 10 yıl sonra, Fenerbahçe bir başka şampiyonluk için yarışırken, takıma olan ilgim, Vamos Bien sağolsun, yoğunlaştı. Futbolun yanı sıra, aynı zamanda politik aktivistliğe de bir ‘bağımlılığım’ var. Bu, hemen hemen futbol tutkum kadar eski. Aslında futbol ve aktivizmin karışımına daha çok bağımlıyım: futbol stadyumunda politik tezahüratlar yapmak, gösterilerde futbolvari tezahüratlar haykırmak; politik kültür ve tribün kültürünün karışımı. Partigiani Livornesi Scandinavia (İskandinav Livorno Partisanları)’nın bir üyesiyim. Fenerbahche hakkında, ilk defa PLS’nin websitesinden haberdar olmuştum. İki sene önce İstanbul’a gelme planı yaparken grubun isminin Vamos Bien olarak değiştiğini öğrendim – bunu da aslında İngilizce Wikipedia’nın Fenerbahçe başlığında görmüştüm.

Vamos Bien ile olan ilk temasım harikaydı. Forumda okuduğum çeşitli manifestolar ve görüşler ilham vericiydi. Çoğu sol ultras grubunun yaptığı gibi Daire İçinde A, yanına bir ACAB, ve muhtemelen tepeye de bir Che resmi yerleştirmekten öte, şimdi, bu alışılmış sembollerin ötesinde gerçekten ciddi birşeyler söyleyen bir grupla karşılaşmıştım. Ve yine, birçok ultras grup ırkçılık ve faşizmle mücadelede gerçekten iyi işler yapıyor, özellikle Livorno-Celtic-St Pauli ekseninde. Ama Vamos Bien, diğer sol grupların bazen hedefi kaçırdığı seksizm, homofobi ve milliyetçilik konusunda da görüşler sunuyordu. Aynı zamanda “Irkçı doğulmaz/Irkçı olunur” pankartı, “Kara Deryalarda Bir Fenersin” bağlantısı, Youtube’daki neşeli videolar hoşuma gitmişti, ve çoğu Vamos Bienli’nin orta yaşlı olması, tıpkı benim gibi, hehe.

Vamos Bien’in uluslararası aktivitelerde daha çok tanıtılmasını istiyorum, Mondiali Antirazzisti gibi. Geçen sene, içimizden birkaçımız oraya giderek küçük bir tanıtım yaptık, yani kapı artık açık. Birkaç senedir PLS-Klanen(Valeranga Oslo taraftar grubu)-Copenhagen ve Livorno’dan tayfayla oraya gitmek istemenin üzerine, orada olmak harikaydı. Eğer progresif işçi sınıfı sporuyla, genel anlamda ultras tribün kültürü ve politik aktivizimle -bira ve müziği de dahil edip- ilgileniyorsanız, gerçekten sıradışı bir deneyim. Kaçırılmaması gerek. Sadece İtalya’da.

Bu arada, yakında, 1 Mayıs’ta İstanbul’da olmayı dört gözle bekliyorum. Taksimde bir milyon insan ve Vamos Bien’le tıklım tıklım bir Şükrü Saraçoğlu Stadyumu... Tıpkı Mondiali Antirazzisti gibi, sol ultrasın cennetinde olmak gibi birşey. Anter Anter’i de 1 Mayıs’ta orada görmek isterdim, ama uzun yıllardır üzücü bir şekilde Türkiye’ye girmesine izin verilmiyor; ne arkadaşlarıyla görüşmesine, ne babasının mezarını görmesine, ne de en sevdiği futbol takımını izlemesine. Belki onunla başka güzel bir günde buluşuruz.

Toparlamak için, birkaç kelime de Fenerbahçe’yi Oslo’dan takip etmek üzerine: Maçları Ocean adında bir Türk futbol pub’ında izliyorum. Ocean’da yaklaşık 50 maç izledim, yani takımı artık iyi tanıyorum, hatta ufak Gökay Iravul’u bile! Pub Mustafa ve Mehmet isminde iki kardeş tarafından işletiliyor. Aileleri Karadenizli. Mustafa Trabzonspor’u tutuyor, Kadıköy geçmişi olan Mehmet ise Fenerbahçe’yi. Bu durum bu günlerde oldukça gerilmiş durumda...



Her maçı 5-20 kişi arası bir kalabalık olarak izliyoruz, genelde derbi ve final maçlarında kalabalık oluyor tabii ki. Oslo’daki Fener taraftarları oldukça muhafazakar, ve izlenimime göre hiçbiri İstanbul’dan değil. Oslo’da tanıdığım İstanbullu Türk solcular, Fenerbahçe’yi tutmuyor; daha çok diğer İstanbul takımlarını tutuyorlar. Fenerbahçe’yi aktivist arkadaşlarıma aşılamak için oldukça dil döktüm, özellikle Klanen’deki tayfaya. Çoğu, tanınan antifa-aktivistleri ve mükemmel bir futbol anlayışları var, ama bir Kennet ve Anter hikayeleri yok; yani Fenerbahçe üzerine bir ilgi oluşturmaları oldukça zor. Hayat çok çetin, kim Fenerbahçe’ye ‘Kennet’lenmenin karışık olmayan bir durum olduğunu söyledi ki?

Sevgiler,
Pbox

Bu arada, Anter Anter hakkında doldurdukları boşluklar için Partigiani Livornesi Scandinavia’dan Ekim Çağlar ile kardeşim Iya Karna’ya, ve çevirmenim Emin Karabal’a teşekkürler!

2 Ocak 2011

Büyük Ada'nın Delikanlısı!


Gitmeden önce tablo, poster benzeri birşeyler yaptıralım dedik.. Kararlaştırdığımız gün içerisinde izinli olduğum için bana düştü hastane odasına asmak için yapılacak hediye tablo işi.. Ortak bir kararla Büyük Ada ziyaretine gittiğimizde açılan O'na istinaden açılan bir pankart ve o pankartı tutan güzel insanlar topluluğunun bir fotoğrafı.. Zaman bol olduğu için tembelliğe vurdum işi, haftaiçi bir gün olduğundan insanlar işten çıkıp gelecekler tabi.. Ben de buluşmadan 2 saat önce çıksam yeter diye düşündüm.. Kadıköy Yazıcıoğlu'nda büyük bir Ozalit'e uğradım önce, tıpkı banka gibi işliyor.. Vize dönemi herhalde, çözemedim tam mevzuyu, içersi öğrenci kaynıyor.. Banka dememin sebebi sıra numarası filan alıyorsun, bekledikten sonra senin numaran yanarsa -ki ne kadar sürer bilinmez- işini halledip paşa paşa gidiyorsun.. Halbuki benim damardan muhabbete girecek bir adama ihtiyacım var, onlar beni makineye yönlendirdiler.. Olmaz öyle.. Sıra numarası aldım yine de, ne olur ne olmaz hesabı.. Çıktım dışarı sigara içmeye..

Ateş isteyen elemana sordum, var mıdır buralarda yakın bir ozalit diye.. Hemen paralel sokakta olduğunu söyledi, hafiften indim ben de o paralele doğru.. Aynı ayarda bir dükkan, fakat az önceki kadar yoğun değil.. Buyrun diyen adama istem dışı elimi uzattım ki ilk selamlaşmadan sonra o damardan muhabbete gireyim istedim.. Önce meramımı teknik olmayan bir dille "usta bir fotoğraf var, onu çıkartıp çerçeveye koymamız gerek, burada halledebilir miyiz" diye sordum, "tabi yaparız" gibi kestirip atan bir cevap aldım haliyle.. Biri boynumda, diğeri elimde olan iki atkı dikkatini çekti konuştuğum personelin, "hangi takımlısın" diye sordum ki bu benim planladığım sohbetin bir parçası, az önceki dükkanda yapamazdım, makine cevap veremezdi galiba.. Fenerbahçe der demez "hocam bak, Vamos Bien'i bilir misin" diye sordum ikinci cümleyi planlayamadan, 'bilmez miyim, biliyorum abi' dedi de rahatladım.. "Hehh işte, Vamos'tan bir kaç arkadaşımla usta Lefter'i ziyarete gideceğiz şimdi, senden çıkartmanı istediğim o fotoğraf onunla alakalı, göreceksin zaten.. Nasıl bir çerçeve yaparız şimdi, bir göstersene.. Hastane odasında kalacak, bak senin yaptığın iş sonuçta, sana da güzel anı olur" diyerek inceden akmaya devam ediyorum.. "O zaman güzel birşey yapmak gerek kardeşim, bi dakka" dedi ve uzaklaştı, sanırım dükkan sahibinin yanına gitti.. Duvarda arkadan ışıklandırılmış, kalın kağıtlı ama tablo gibi duran, çerçevesiz ama oldukça pahalı gibi duran bir örneği göstereren "bundan yapalım mı" dedi, ben de coşmuştum artık, "yapalım" dedim, onlar fiyat konuşurken darlandım, bir sigara molası daha.. 90-100 liraya kadar patlar diye düşünürken hesap makinesinde 68 rakamını gördüm, dükkan sahibi kendi kendine konuşarak ordan kesti burdan kesti, son rakamı görmedim ama şunu duydum "hiç almasak çocuğa ayıp olur" dedi fısıldayarak ve bana dönerek kararlı bir ses tonuyla "15 lira delikanlı" dedi "ama babanın ellerinden öpün bizler içinde!" diye bitirerek.. 

Müthiş gurur duydum adamla, 'güzel Fenerbahçeli' sıfatına erişmiş.. Aldığı 15 liranın nereye gittiğini de sonradan anladık yanıma gelen Sezgin'le; çerçevesini (kasnak) bize hemen teslim edebilmek için başka bir yere yaptırdı ve muhtemelen onun maliyeti.. O kadar güzel bir adamdı.. Son derece mahçup ve gururlu bir şekilde içten teşekkürlerimizi sunup ayrıldık.. Elimizde koca poşetle metrobüse bindik, toplandık hastanenin önünde..

8 kişi kadardık ve Lefter'in torunu arkadaşımız Özlem'in bizi karşılamasıyla içeri girdik.. Tabi asansörden çıkmadan önce ciğerim Kerim'in "kurumsallığın gözünü seveyim, otel gibi hastene lan" gibi bir cümlesi kıkırdamamıza sebep oldu.. Yukarı çıkarken durumun pek farkında değildik, ya da hissettirmiyorduk ama, titremeye başlamıştık artık.. Çocuk gibiydik hepimiz, odaya girmeden "hastanedeyiz, sessiz olalım, gözgöze gelirsek güleriz, aman ha" gibi uyarılarla kata ulaştık nihayet ve indik asansörden.. İndiğimiz anda sanki başka bir dünyadaymışız gibi, odaya vardık, Lefter'in güzel yüzlü eşinin elini öptük, yorgunluk vardı gözlerinde.. Kızı ve torunu Özlem.. Üçü de yanıbaşındaydı babamızın.. Önce biraz onlarla sohbet ettik, ama aklımız içerde.. Camın arkasından görüyoruz, e farkındayız herkes orayı kesiyor gözucuyla.. Baba televizyon izliyor, galiba haberler vardı.. Sonra Özlem içeri girip "dede arkadaşlar seni görmeye geldiler, hani Ada'ya da geliyorlar ya hep" diye kısa bir hatırlatmadan sonra "gelsinler tabi" diyerek desturu verdi ve girdik içeri.. O halsizlikle bile hafiften doğrulmaya çalışması bile çizdi içimizi.. Elinden öptük.. Çöktük hemen yanıbaşına, bir güzel süzdü bizi.. Kerim çok uzun boylu olduğu için "maşallah hepiniz cıva gibi delikanlısınız" dedi ve "sağlam durun çocuklar, yenilmeyin tamam mı" dedi, sonra televizyonda Fb Tv açık olduğunu farkederek, U17 maçındaki kahpeliğe üzüldüğünü farzettik.. Haberleri dinlemiş belli ki baba.. Ve bizlere diyordu ki "sağlığınıza dikkat edin, hiç yenilmeyin, hep dik durun" ağzımız açık dinliyorduk, keşke onu yormak gibi bir kaygımız olmasa da sabaha kadar dinlesek..

Haluk abi güzel bir cümleyle "baba iyi görünüyorsun, Ada'ya geçtiğinde oraya geliriz" dedi, zaten hemen başucunda Büyük Ada'nın fotoğrafı vardı.. Reşit abi ise "Ada'ya geldiğimizde balıkları bu sefer biz yaparız baba" dedi, güldü biraz, tebessüm etti.. Evren, Lefter'in elini öperken kendi babasının balıkçı teknesinden bahsetti kısaca, "Şevket'in oğluyum ben" dedi, Lefter ise "sen oğlu musun onun, ben çok severim Şevket'i, çok selamımı söyle olur mu" dedi, hepimiz derin bir nefes aldık içimiz titrerken..

Sonra biraz daha durduk, yüzüne baktık uzun uzun.. Çok yormak istemediğimizden ayrılalım, çıkalım dedik.. Ada'da görüşeceğimize dair sözleştik, eşine kızına ve torunu Özlem'e teşekkürlerimizi sunarak ayrıldık..

Gözgöze gelemiyorduk hala.. O başka dünyadan çıkmış garip mahluklar gibiydik.. Asansörde benim yanlış tuşa basmamla yine eski havamızı yakaladık tabi.. Zemindir diye düşünerek Z harfine bastım ve eksi bilmemkaçıncı kata inmişiz, meğerse Lobi'nin "L"sine basılacakmış.. Tam inecekken Kerim'in "bak burası işte, ışıl ışıl görmüyor musun, sermaye burda dönüyor abi, bildiğin lobi işte" demesi kendimize getirdi bizi..

Sonra..
Sonrası iyilik sağlık..
Lefter iyi, merak etmeyin.. Gerçekten iyi, laf olsun diye yazmıyorum..
Biraz sinirliymiş, haftaya taburcu edilmesi planlanıyor, Ada'ya geçecek çıktığında ve eminim ki Ada'ya gittiğinde zıpkın gibi ayakta olacak.. Sinirli dedim, bazen serumlardan sıkılabiliyor haliyle, fakat sarı-lacivert bilekliği hep sol bileğinde..

Hikayenin başında bahsettiğim biri boynumda, diğeri elimde olan atkıların ikisi de Lefter'deydi bir ara.. Birini boynuna takmak istedi, diğerini koltuğunun başına koyduk.. Üzerinde kendi resmi olan Lefter atkısı onda kaldı kendi isteğiyle, üzerine "tribünler bağırdı binlerce kere / ver Leftere, yaz deftere / bitti kalem, doldu defter / bu alemde kral Lefter" yazıyordu.. "Kara Deryalarda Bir Fenersin" yazan Vamos Bien atkısını ise eliyle geri verdi.. Duracaktı kalbim..

Buraya kadar okudunuz, sağolun dostlar, ince detaylarla belki sıkmış olabilirim.. Unutmayın öğütlerini! "Dik durun, yenilmeyin, sağlam olun gençler" diyordu, çıkmasın aklınızdan..
Fakat herşeyden öte tek cümle benim için çok şeye bedel;

Lefter'in elini öptüm, tamam ama, ben babanın sol ayağına dokundum!


16 Aralık 2010

Okur Yorumu

Giray Bey merhabalar,
Benim adım Tufan, Ankara'da müfettiş olarak olarak görev yapıyorum Farklı bir sitedeki yazınızı okudum.. Tek kelimeyle muhteşem, Basri abinin bende yeri ayrıdır, çünkü benim doğum günüm olan 17 eylül 1979'tan tam 20 sene sonra aynı gün vefat etmiştir.. Ve bu değerlere sahip çıkarak böyle güzel yazılar kaleme alan sizlere bizzat teşekkür etmek istedim.. Endüstriyel futbol zırvalamasının acımasız dişlileri içinde gerçek Fenerbahçeliliğin ne demek olduğunu unutturmak isteyen populist düzene başkaldırınızı yürekten alkışlıyorum.. Fenerbahçelilik bir yürek sızlamasıdır, bir hüzündür, kaybedilen değerler kuşağında.. Bir başkaldırıdır haksızlıklar karşısında.. Yağan yağmurun, karın altında ayak uçlarını hissetmeden, donarak maç izlemektir.. Güneşin altında bütün gün kavrularak maçın başlamasını bekmelek, kokoreç kokuları arasında yeşil sahada süzülen çubukuluları görmek için sabırsızlanmak.. Eminönü'nden kalkan vapurda formalı ve kaşkollu birilerini gördükçe, tanıdık bir gülümseme ile selamlaşmaktır tanımadık yolcularla..
 
Ben de Ankaragücü maçını, üstelik de Ankaragüçlülerin arasında, Fenerbahçemize yapılan hakaretlerin kulak çarpmaları arasında izledim.. Ruh ikizi "takımdaşları" ve "taraftardaşlarını" bulmanın manasız mutluluğu ve saçma sapan gururu içinde, laciverte kaçan mavileri, solmuş sarıları, kirlenmiş beyazları ve koyuluğu bozlaşmış yeşilleri arasında kopuk bir taraftarlığın temsilcilerine güzel bir ders vermesini bekliyordum Fenerbahçemizin... Her Fenerbahçe maçında ellerini avuşturarak "yolacak kaz" bekleyen onur-sus yöneticlere, kutsal(!) ittifakçılara, temiz-lig(k)çilere.. Küfürbazlara, goygoyculara, işbilmezlere, büyüklük nedir bilmezlere; bir büyüklük, bir efendilik dersi vermesini bekliyordum Fenerbehçemizden.. Öyle ki o tribünün yarısı da benim gibi bekliyordu, bir gol atsa de Fenerimiz, içimizden haykırsak, sessizce.. İşte buradayız diye.. Ki bu durum karşı takım(cıklar)ın gol attığı zaman tribünün çoğunun sevinmemesinden anlaşılıyordu.. Ama olmadı.. Olsun.. Siz yazdınız ya Basri abiyi.. Yazdınız ya "iyi gidenler"i.. O soğuğa sadece bu renkler için katlanan; normal insanların değil, sadece "çubuklu" delilerinin anlayacağı bir frekansta aşklarını yaşayan tüm kardeşlerimin donan ellerinden öptüm ya.. 19 Mayıs stadının üstünden yağan karın Basri Dirmlilerin ruhunu taşıyan yürek savaşçılarının saflığını ve cesaretini gösterdiğini anladım ya.. 
Ayak parmaklarımın ucu başuna donmamış, değmiş.. Şanlı sarı, onurlu lacivert, efsane çubuklu destanı devam ediyormuş, değmiş.. Yenmeye, yenilmeye değil, Basrilere, Lefterlere, Sporellere gönül kaptıranlar hala varmış, yaşıyorlarmış, değmiş.. Sadece gökte değil, yerde de nefes alıyormuş bunlar, değmiş.. İşte biz buradayız diye haykırabiliyorum şimdi, değmiş.. Kadıköy sahilinde çay içerek çubuklularını görmek için sabırsızlanan herkese selamlar..
Yüreğinize, emeğinize, kaleminize sağlık..
Yürek var vuruşmaya, soluk var harcanmaya, canlar var verilmeye; Fenerbahçe'ye..
 
-Tufan-

13 Aralık 2010

Basri ağbi, Topa Burun Vuruyorlar!


Basri ağbi merhaba..
Umarım rahatın yerindedir, huzurlusundur orada.. On seneyi geçti sen gökyüzüne çıkalı.. Aramızda 'uzak kuşak' farkı olduğu için "hikayelerinde büyüdük" diyemiyorum, sadece 'efsane' olduğun bilinir bu eşrafta.. Unutulmadın, her fırsatta muhabbetimize düşüyorsun, hiç merak etme, aklımızdasın.. Çok şey bilmem hakkında, ama derler ki başın kanlar içindeyken hava topuna yükseldiğinde yankılanan "şaap" sesi, tribünden duyulurmuş.. Ne güzel adammışsın sen Basri abi.. 

Bu hafta sana futbolla alakalı pek birşey anlatabileceğimi sanmıyorum.. Hiç girmiyorum o konuya zaten.. Senin, çubuklu için ter döktüğün yıllarda daha yeni yetme olan çömezin Aykut Kocaman, hoca oldu başımıza, ne de iyi oldu.. Görsen, nasıl yakışıyor aslında.. Şimdilik değerini bilemiyoruz pek, sonra anlaşılacaktır elbet.. Basri ağbi, laf aramızda burada bir Lugano var, sorma gitsin.. Sana benzetiyorlar biraz..
Konu dağılmasın ağbi, bir derdim var benim.. Hani tamam, sizlerin zamanıyla kıyaslanamaz 21. Yüzyıl futbolu, endüstriyele kapıldık gidiyoruz, eşleştirmek ağır demogoji olacak, farkındayım.. Sizin zamanınızda çaput bağlarlarmış, ama şimdi kırmızı kramponlu lejyonerler var demek olmaz, farkındayım.. Fakat, günümüzle kıyasladığımızda bile haddinden fazla çelişkiler barındırıyor bünyesinde bu futbol sektörü denilen meret.. Sektör oldu Basri ağbi, görsen ne paralar dönüyor piyasada.. Ankaragücü ile oynadık bu hafta, takımın maşallahı var, ilk yarı iyiydik ama olmadı işte, iki gol yedik, gitti üç puan.. Deplasmana gidecektik, 135 lira dediler bilete Basri ağbi.. İdrak edebilmen için asgari ücretin 570 lira olduğunu belirtmem gerek.. Sizin dönemle kıyaslarsak hata yaparız dedim ya, ona mahsuben bu gereksiz bilgi.. Çok kişi gidemedi deplasmana Basri ağbi, çok pahalıydı.. Gidenlere de helal olsun tabi, seninle aynı fikirdeyim..
Fakat bir topluluk vardı ağbi orda.. 


O soğukta gittiler Ankara’ya, bir bildiri hazırlamışlar, onu okudular, protesto ettiler bilet fiyatlarını, tribüne girmeden geri döndüler.. Bu bahsettiğim kişiler kendilerine Vamos Bien diyorlar, anlamı “iyi gidiyoruz” demek.. Her gittikleri yere ‘iyi gidiyorlar’ ağbi.. Hani bizim büyüklerimiz zamanında bizlerin daha iyi şartlarda yaşaması için mücadele etmişler ya, onların derdi de aynı gibi aslında.. Giderek yozlaşan bu futbol kültürünü ensesinden tutup çamurdan çıkarmaya çalışıyorlar.. Uğraşmaları bile güzel değil mi Basri ağbi? Hem bak ne söyleyeceğim sana, protesto ettikleri esnada takım otobüsü geldi, durdurdular aracı anlattığım insanlar.. Onların neden orada olduklarını bilen oyuncular alkışladılar biliyor musun Basri ağbi? İçi ısınmaz mı insanın o soğukta? Senin çömezin, bizim güzel hocamız Aykut Kocaman alkışladı önce otobüsün içinde.. Sonra toplanıp döndüler geri.. Maçı da Ankara çıkışında bir köy kahvesinde izlediler.. Dönüş yolunda uyudu ağbi hepsi.. Malum ertesi gün iş günü.. Çalışıyorlar haliyle, öğrenciler ve işsizlerde var aralarında.. Ama bu pis düzenin içinde, bu pahalı sevdanın içinde para kazanmaları gerek diğer ‘aşkiyalar’ gibi, deplasmana gidebilmek için.. Kadıköy'e varabilmeleri için..

Basri ağbi bunları neden sana anlattım, inan bilemiyorum.. Huzurunu kaçırmadım umarım.. Eski bir çınara tutunmak istedim belki, kimse dinlemiyor çünkü.. Burda değişti ağbi herşey, bize anlatıldığı gibi yaşanmıyor sevdalar artık.. Aşile tendona giriyorlar Basri ağbi.. Kendi mahallemizde çevirelim artık topu, yukarı mahallede burun vuruyorlar!


8 Aralık 2010

Taraftarı Bitirme Operasyonu

Geçtiğimiz pazar günü oynanan Beşiktaş-Bursaspor maçından önce klasik tabirle ''istenmeyen olaylar''ın meydana geldiğine tanık olduk. Bu iki kulüp taraftarı arasında uzun yıllara yayılan husumet futbol dünyasında bilinen bir gerçeklikti. İki takım arasında gerçekleşen müsabakalara rakip taraftar alınmamasına yönelik uygulamaya uzun bir süre sonra son verildi fakat olayların yaşanmasına mani olunamadı. Yaşananların hemen ertesinde medya, TFF ve emniyet teşkilatı gibi kurumlar ağızbirliği etmişcesine gündeme 5149 sayılı ''sporda şiddet yasası''nı soktular. Bu süreçte, deplasman taraftarının maçlara alınmasının yasaklanmasından, emniyetin taraftar üzerinde uyguladığı şiddet dozunun arttırılmasına kadar uzanan pek çok tuhaf önlemin tartışılıyor olmasını şaşkınlıkla izliyoruz. Yaşanan şiddet eylemlerini ve başvurulan ırkçı nitelikteki kışkırtmaları tasvip etmemiz mümkün değildir; fakat bununla birlikte bu olayların yaşanacağını çocukların bile öngörebildiği bir ortamda şunu sormak istiyoruz:

Emniyet kuvvetleri gerekli gördüğü durumlarda yol, meydan, köprü demeden her yeri kapatır, hesap vermeksizin her türlü önlemi alma gücünü kendinde görürken bu iki taraftar grubu nasıl olmuş da yanyana getirilmiştir? Olayların yaşanmasına neden olan başlıca etken çatışmayı önleyecek güvenlik uygulamalarına başvurulmamış olmasıdır. Alınmamış bu önlemlerden kastımız taraftara daha sert yaptırımlar getirilmesi değildir kesinlikle. Şiddet şiddeti doğurur. Önlem, adı üzerinde, olayların önüne henüz gerçekleşmeden geçmektir. İki tarafın karşı karşıya gelmiş olması öncelikli olarak güvenlik uygulamalarında yaşanan zaaftan kaynaklanmıştır.

Medya ve TFF hemen bu olayların gelişim sürecinde kendi oynadıkları rolün üzerini örtmeye girişmiş ve askıda tutulan yasa taslağına sarılmıştır. Konuşulanlar bize geçmişteki ‘Okullar olmadan Milli Eğitimi kolay yönetme’ mantığını anımsatmaktadır. Yasakçı bir zihniyetin ürünü olan talepler, bir taraftarın en doğal hakkı olan takımının maçını stadta seyretmesinden, tribünlere takımını destekleyen pankartları asmasına kadar pek çok şeye karışmak ve engellemek istemektedir. Beşiktaş - Bursaspor maçından bir gün önce protesto yapmak isteyen öğrenciler üzerinde uygulanmış olan akıldışı şiddetin futbol taraftarlarına da uygulanması yönündeki talepler medyamızın samimiyetini ve sahip olduğu düşünce yapısını göstermesi açısından önemlidir. Şiddet ne taraftara ne de sokakta demokratik hakkını kullanana uygulanmalıdır.

Henüz taslak halinde bulunan Sporda Şiddet Yasası en hafif tabirle taraftarı ve tribün kültürünü yok sayan, eksiklerle dolu, baskıcı bir yasadır. Bu yasa ile pek çok kuruma taraftarı yargılama gücü tanınırken biz taraftarlara söz söyleme ve savunma yapma hakkı bile tanınmamaktadır. Tekrar etmekte fayda var, yaşanan olaylar vahimdir ve tasvip edilemez. Ama herkes biliyor ki, olanlar önlenemez değildi. Şiddete başvuranlar kadar bunun zeminini hazırlayanlar da suça ortaktır.

Süreç gün be gün taraftarlık değerlerini endüstriyelleşmeye endeksleyerek tribün emekçilerini sahanın dışına atmaya doğru evrilmektedir.


Vamos Bien

3 Kasım 2010

Şiddet Sırf Taraftarın Eseri mi?



Sporda Şiddeti Önleme Yasası yakında çıkacak. Bu konuda herkesin fikri alınırken, yasanın direk muhattabı olan taraftarlar yok sayılıyor. Şu ana kadar yapılan uygulamalarda, hapis, para ve maça girememe cezalarını sadece taraftarlar aldı. Üstelik çoğu delilsiz, tanıksız. Bu temelsiz cezalar yavaş yavaş mahkemelerde düşüyor. Çünkü mahkemeler İl Güvenlik Kurul`larından görüntü istiyor onlar da veremiyor. Allahtan mahkemeler var da bu hukuksuzluk yavaş yavaş sona eriyor.

Ancak dediğimiz gibi bütün bunlar bu işten zararlı çıkan tek gurubun taraftarlar olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Gazeteci köşesinden, yorumcu ekranlardan ağzına geleni söylüyor ancak tık yok. İl Güvenlik Kurul`ları daha ne bir gazeteciye ne de bir yöneticiye ceza verebildi. Ancak iş taraftara gelince vur abalıya.

Bütün bu gelişmeler olurken Cumhuriyet Gazetesi Fenerbahçemizin önemli tribün gruplarından Vamos Bien`in üyesi, aynı zamanda Antu.com yazarlarından Tevfik Giray Tayyar ile bir röportaj yaptı. Deniz Ülkütekin`in yaptığı, Cumhiriyet Gazetesi`nin Pazar Eki`nde yayınlanan röportaj şöyle:

Yakın bir gelecekte çıkması beklenen yasayla birlikte stadların huzura kavuşacağı öngörülüyor. Herkes yasanın içeriği hakkında konuşurken taraftarlara pek söz verilmiyor. Fenerbahçe tribünlerinden Vamos Bien grubu yasayla ilgili taraftar isteklerini duyurmak için bir çalışma başlattı.

ŞİDDET SIRF TARAFTARIN ESERİ Mİ?
Samsun ve Gaziantep`te yaşanan olaylarla birlikte tasarı halinde olan Sporda Şiddet Yasası`nın bir an önce çıkması için baskılar artmaya başladı. Konu hakkında spor camiasından hemen herkes fikir beyan etti. Ancak belki de tek fikri sorulmayanlar yasanın direk muhatabı taraftarlardı. 2006`da Fenerbahçe tribünlerinde faaliyete geçen Vamos Bien grubu, diğer renkdaşlarıyla ortak kareografilerle Şükrü Saraçoğlu Stadı`nda okul tarafı olarak bilinen tribünde takıma destek veriyor. Ancak geçen sezonun son haftasındaki Trabzonspor maçının ardından çıkan olaylar ve verilen cezalar sonrası başlayan süreçte başka bir faaliyet alanı da belirlemişler. Sporda şiddet yasasıyla ilgili taraftarların da beklentilerini ortaya çıkaracak bir atolye çalışması. Grup üyelerinden Tevfik Giray Tayyar, ufak yaşlardan itibaren bakkal harçlıklarından biriktirdiği paralarla gizlice maçlara gitmeye başlamış. Sonrasında babası “hadi gel maça götüreyim” dediğinde, ilk kez maça gitmiş gibi numara yapmak zorunda bile kalmış. Kendisini ve Vamos Bien`i “modern futbola karşı örgütlenmiş grupların en saf örneğiyiz” diyerek tanımlıyor. Ancak birazdan okuyacağınız gibi taraftarlık sırf maça gidip takımı desteklemekten ibaret bir şey değil...

-Sporda şiddet yasasıyla ilgili çalışmaya nasıl başladınız?
Sporda şiddet yasası manifestomuzun karşısında yeralan bir anlayış. Bizler grup olarak tribünde ve yaşamda şiddete karşı insanlarız. Fakat bu yasayla sorumluluğun büyük kısmı taraftarların omuzlarına yıkılarak şiddet ortamının oluşmasında rol alan emniyet, medya, kulüp yöneticileri gözardı ediliyor. Taraftarlar bu ortamın yatarılmasında ne kadar etkiliyse diğer tüm bileşenlerin de o kadar etkisi vardır.

-İnternet üzerinde yapılan açıklamalarda grubunuz baskılardan şikayetçi. 
Taraftar grupları üzerinde her zaman bir baskı vardır. Tüm gruplar en nihayetinde taraftarın örgütlü olduğu sivil yapılardır. İçlerinde her tür anlayışın olduğu bu yapılar önce emniyet sonra da kulüpler tarafından hakim olunmak istenmekte. Grup olarak emniyet, kulüp, federasyon, UEFA, medya yani futbolla ilgilenen herkesten gördüğümüz bir baskı var.

-Yasa tasarısında ne gibi değişiklikler yapılmasını istiyorsunuz?
Bu yasa taraftarları stadlardan uzaklaştıracak. Sorunun bir tarafı olarak gösterilirken, muhatap olarak alınmayacağız. Hakkımızda karar alınacak ama bizim söyleyecek sözümüz olmayacak. Öncelikle bizler bu yasayla, temsil edilmek istiyoruz. İl güvenlik kurullarında bir ilin valisinden, medya mensubuna kadar insanı temsil edilirken, bizlere hiçbir şekilde söz hakkı tanınmıyor. Spor için gerçekten uzmanlaşmış ve taraftar psikolojisinden anlayan görevlilerin bu yasayı uygulaması gerekiyor. Gasp masası görevlilerine “spor polisi” diye yelek giydirince sorun çözülmüyor maalesef. Yeni yasada suç farzedilen olay ile verilen ceza arasında bir ölçü olmasını istiyoruz. Sahaya girip teknik direktör bıçaklayan kişiye verilen ceza, bir arbede esnasında polisin rastgele topladığı adamın cezasının iki katıysa adeletten bahsedemezsiniz. Öncelikli hedefimiz kendimizi bu duruma göre yapılandırmak. Zaten 3 grup Vamos Bien, Grup CK, 1907 Ünifeb baştan beri beraber hareket ediyoruz. Diğer Fenerbahçe taraftar gruplarının yaklaşımları da olumlu. Ama bu sürece çok güçlü ve örgütlü girebilmek gerekiyor.

-Tribün terörü denildiğinde hep taraftarların çıkardığı olaylar akla gelir. Oysa polis tarafından uygulanan şiddet pek konu edilmiyor. Bir taraftar grubu olarak polislerin taraftara bakışını ve çıkan olaylardaki rolünü nasıl yorumluyorsunuz?
Emniyetle yapılan bir toplantıda benzer birşey ifade etmiştik. Emniyet taraftarı potansiyel suçlu olarak gördüğü için her daim şiddetle yaklaşıyor ve ufacık olaylar büyüyor. Sonunda ‘tribün terörü’ olarak taraftarlara fatura çıkıyor. Toplantıdaki yetkili de bunun “olmazsa olmaz” olduğunu söylemişti. “Emniyetin bakışına gore herkes potansiyel suçludur” deyince zaten anlattığımız herşey boşa gitmişti. Genel bakış bu olunca tribünler her daim şiddete gebe kalıyor. Güvenlikten sorumlu olanlar çoğu olayda çözücü olmaktan uzak ve bunda da destek bulabiliyorlar. Medya sağolsun suçlu yaratmakda başarılı olduğu ve buna da karşı çıkacak bir makam ya da mecramız olmadığı için zemin zaten hazır.

-Maçlarada görsel amaçlı kullanılan pankart, sopalı pankart ya da konfeti gibi malzemeleri tribüne sokmakta ne kadar sıkıntı yaşıyorsunuz. Bu yasakların ne kadarı sizce anlamlı?
Saydıklarınız, tribündekilerin tıpkı varlıkları, sesleri gibi bu oyuna dahil olma araçlarından biridir. Aslında bunları yasaklamak, sansürlemek oyunun öznelerinden birini pasifize etmek, renksizleştirmektir. 70’ler ve 80’ler herkesin bayrağını kolunun altına alıp maçlara gittiği yıllarmış, şimdi bırakın pankartı, çocuğunuza aldığınız bayrağı bile maça sokamıyorsunuz. Ankara’da misal tribüne pankart asmak imkansızdı. Pek çok stadda gereksiz ve saçma yasaklarla bu tip zararsız görsel malzemeler engelleniyor. Günler geceler boyu emek harcadığımız ve desteğimizi belirten bir pankart, iki dudak hareketiyle çöpe gidebiliyor.Temel amaç bu gruplaşmaları dağıtmak olduğu için bu tip malzemeler de potansiyel olarak suç aletleri olarak algılanabiliyor. Bu anlamda kendini ifade etmeye dönük bu tip araçların yasaklanmasına her daim karşıyız ve elimizden geldiğince bu geleneği sahipleniyoruz.

-2003`ten beri yürütülen bir taraftar gruplarını sindirme operasyonu olduğu açık. Burada nasıl bir süreç işledi?
Bu süreç tamamen emniyet ve kulüplerin işbirliği ile yapılandırıldı. Bir taraftan bu gruplar suç örgütleri olarak lanse edilirken diğer taraftan stadlarda modernizasyon çalışmaları ile taraftarlar stada giremez hale geldi. Yüksek kombine ve bilet fiyatları ile ve sürekli hale gelen cezalar ile bu süreç sonunda içeri girebilen taraftar sayısı oldukça azaldı. Bu sindirme kademe kademe yayılıyor.

24 Eylül 2010

"..5149'u işte!"


bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı..
güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı..
hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı..
gittiler akşam olmadan, ortalık karardı..


Sporda Şiddeti Önleme Yasası” olarak bilinen, fakat bizlerin önüne sağlam bir küfür ekledikten sonra alâlade “..5149’u işte” diye telaffuz ettiğimiz şu kanun.. Unutuldu mu bu yasanın bizlere vermiş olduğu zarar? Girişteki cümleyi bu saçmalıklardan zarar gören güzel insanlar topluluğu olan Vamos Bien, Grup Ck ve 1907 Ünifeb’e göndererek devam edelim..

Tribün geleceğine istinaden ahkam kesmek düsturum değildir esasen, fakat güncel tablo çok ekşi tat bırakıyor düşündükçe.. Hele ki Fenerbahçe tribünleri olarak uğruna bedel ödediğimiz bir konu ise, bu dinginlik, unutulmuşluk benim çok fazla canımı sıkıyor.. 


Genelleme yapmayı pek sevmem ama; gazeteciler, kalem tutan köşe sahipleri neden ısrarla ‘bilinenin’ üzerine gidiyor.. Neden onları okuyan kişilerin aptal olduğu kanısıyla yapıyorlar haberlerini? Yıllardır hepimiz ezberledik artık yılda bir kez çekilen görüntülerle aynı cümlelerin döndüğü ve bizlere ‘haber’ olarak tanıttığınız idmanın görüntülerini "hafif sakatlıkları bulunan hedeyle hödö takımdan ayrı düz koşu yaparlarken ediyle büdü çift kalede etkili göründüler" haberlerini iletirsiniz bizlere.. “futbolcuların antrenmandaki hırsları dikkat çekti" cümlesini es geçip "tecrübeli çalıştırıcı idmanı sık sık keserek futbolcularını uyardı” ifadeleriyle derdimi biraz daha açmak etkili olacaktır.. “Dediği öğrenildi” ve “sızan bilgiler arasında” cümlelerini sadece yer kaplasın diye yazarım, o topa girmem bile..

Tüm bu boş uğraşlar sizlerden istenen mi, yoksa kolay olan mı, onu çözemiyorum işte.. Bir ülkenin önemli sayılabilecek bir gazetesinde, belli bir köşe sahibi olacaksın ve en ciddi tiraj kaynağı olan kulüplerden birinin koskoca tribünlerinde 3 tane önemli grup tribün faaliyetlerini askıya aldıklarını açıklayacak ve bunu çeşitli sebeplere dayandıracak.. Siz bunu “İrlandalı bilim adamlarının araştırmasına göre” diye başlayan saçma haberleriniz boyutunda yer vereceksiniz.. Bakınız efendiler, Marsilya’nın Ultras Amigosu Santos, kolluk kuvvetleri tarafından içeri alındğında tüm ultras taraftar grupları ayağa kalktı, çeşitli yürüyüşler, eylemler yapıldı.. Fransa’da gündem oldu.. 

Geçmiş sezonun en önemli koreografilerini yapan, emektar Fenerbahçe taraftarının bu ‘haklı’ serzenişinin gerçek sebeplerini öğrenmek isteyen gazetecilerin olmaması komik ve acı geliyor bana.. 

Buyrun asıl ironi; İlgili maçta ceza alan 14 taraftarımız kişi başı 6 ay hak mahrumiyeti ve 1700 TL küsüratlı para cezasına çarptırıldı.. Samsunspor maçının oynandığı sırada Mersin İdman Yurdu Teknik Direktörü Yüksel Yeşilova’yı iki yerinden bıçaklayan vatandaş ise 1 yıl hak mahrumiyeti ve 2500 TL para cezası..

Ha, ayrıca, -evlerden ırak- Sn. Yüksel Yeşilova bu olay sonucunda son nefesini vermiş olsaydı, “gençliğinin baharında, mesleğininde zirve yapacağı yıllarda sinsice planlanmış bir bıçaklı saldırıyla hayatına son verilmiş olan teknik adam” yazacaktınız değil mi?

Yani, bütün bunlar demek oluyor ki; kolluk kuvvetlerinin tribünde yaşanan bir arbede sırasında keyfi bir şekilde rastgele adam toplaması, 6 ay men cezası vermesi bir olay.. Sonra sahaya girip koca teknik direktörün iki yerinden bıçaklanması daha bir olay ve şöyle özetlenebilir; “hacı sen 1 sene uğrama buralara, 2500 lira ver, tamamdır” de.. 

 “..5149’u işte”

Dün bana gönderilen bir e-mail’i sizlere ileterek bu yazının fikrinin nereden geldiğini ifade etmek isterim;  
“Merhaba, ismim Deniz Ülkütekin, Cumhuriyet Gazetesi Pazar Dergi'de çalışıyorum. Yeni spor yasasıyla ilgili yaptıkları çalışma hakkında Vamos Bien grubuyla görüşmek istiyorum, acaba bana yardımcı olabilir misiniz?”

Sn. Ülkütekin’e henüz cevap vermedim..

Fakat iki çift lafım daha var, zira sinirden yerimde duramıyorum;
Bab-ı Âli nostaljileri yaptıktan sonra, dijital boş haber yapmaya devam edecek olan üstad yanılsamasına haiz olmuş yazarlar, sadece Fenerbahçe taraftarının değil, Türk Sporunun en önemli problemi olan “taraftarı yok sayma” zırvalığına dahil olmaktan çıkıp, “taraftara söz hakkı tanıma” yolunda adım atmadığınız sürece, gökyüzünde mavi boşluklarda bir yerlerde; Halit Deringör, Kahraman Bapçum, Namık Sevik ve ciğerim İslam Çupi gibi kalemler, ellerinde yağlı sopayla sizi bekliyor olacak.. 


bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı..
güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı..
hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı..
gittiler akşam olmadan, ortalık karardı

21 Eylül 2010

21 Eylül Radikal'i

"Eller kollar, korkutan ifadeler, hırçın ve bezdirici yorumlar tarihe gömülmüş gibi. 

Hep böyle olsun artık. Bir de Kanaryam, bir zahmet hatırlasan,-görmesen de- tribünden hatırlamasan da hâlâ kara deryaların Fener’i olduğunu."

Feryal Pere / Radikal
21 Eylül 2010

8 Temmuz 2010

Kişisel Tribün Bildirisi


Yeri geldiğinde sevdiklerimizden bile fazla zaman harcadığımız Fenerbahçe uğruna çok ağır fedakarlıklar yaparak bizleri‚ hepimizi aşırı gurur sahibi yapan Grup Ck‚ Vamos Bien ve 1907 Ünifeb gruplarının istediği para pul değil‚ boş edebiyat değil‚ yönetimin maddi desteği veya haybeden itibar hiç değil.. Anlaşılamamanın sıkıntısı var biraz..

Sadece Fenerbahçe değil‚ ülkenin tüm taraftar gruplarının başına bela olan ve olmaya devam edecek 5149 sayılı futbol ve tribün gerçeklerinden uzak olan Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Yasasına itiraz etmek‚ kabul etmemektir dertleri bu grupların..

Emniyetin keyfi tavırlarıdır..

İşte bu noktada‚ yapılacak icraat bu yasaya karşı çıkmaktır‚ cezaları‚ verilen kararları kabul etmemektir.. Asıl bu konuda Fenerbahçe Spor Kulübü yönetim üyelerinden destek alınabilir.. Örneğin Şekip Mosturoğlu gibi yıllarca Türkiye Futbol Federasyonu´nda Hukuk Kurulu Üyeliği yapmış bir isim var Yönetim Kurulumuzda.. Grupların avukatları ile görüşüp destek verebilir‚ yönlendirebilir.. İşte bu konuda sesimizi duyurmalıyız..

Dediğim gibi‚ para pul değil istedikleri bu grupların..
Ki zaten bugüne kadar imece usulüyle taş gibi ayakta kalan ve sağlam tribün icraatları yapan bu grupların tek derdi cezayı ödeyip mevzuyu kapatmak olamaz.. "evladıma miras bu sevda" dediysek eğer‚ tribün tarihinde kirli bir sayfa kapatmalıyız..

Kısaca‚ bu yasaya karşıyız..
Bu cezalara karşıyız..

Mevzubahis cezalara yapılacak itirazlarda ve tekrarının olmaması açısından ´üslubunca´ yönetime faks ve e-mail yollanması bir çok şeyi değiştirecektir yönetim düşüncesi bakımından..

Önce Grup Ck‚ sonra Vamos Bien ve son olarak 1907 Ünifeb´in tribün faaliyetlerini bıraktıklarını açıklamalarının ortak sebepleri düşünülmeli‚ bunun üzerine grup üyeleri‚ diğer gruplar ve münferit taraftarlar kulübe faks ve e-mail yollamalı..

Pankart bırakmak ağır iştir..

Hukuk mücadelesinde yalnız kalmamalı bu gruplar..
Yönetim‚ sıra sende!

Yönetimi uyandıracak olanlar ise bu sayfayı okuyanlar..

Merkez Yönetim Binası;
e-mail: editor@fenerbahce.org
fax: 0216 542 1960

Vurmuşuz Fenerbahçe sevdasını sırtımıza.. Çökersek eğer, bizi doğuran ana utansın!

27 Haziran 2010

Dargın Mahkum

Engel varsa önünde; yani bir seti, bir duvarı atlayarak geçmen gerekiyorsa, bir adım geri gitmen şart.. Vamos Bien ve Grup Ck bir adım geri gittiler ve "tribün faaliyetlerini" askıya aldıklarını açıkladılar.. Yapılması gereken genel eylem kavramın en güzelini yaptılar.. Şu tırnak içine aldığım cümleyi anlamayanların gözüne sokmak için tekrar etmek istiyorum.. Sadece tribün faaliyetlerini askıya aldılar.. Koreografi yok, pankart yok, sopalı yok; yani tribün güzelliği yok.. Sebepleri bildiride açıkca yazıyor..

Bu grupların güzel insanları zaten önceden de olduğu gibi yine tribünde, aynı yerlerinde olacaklar.. Bir adım geri çekilmek bu demek işte.. Orada, ama sessiz.. Sessiz çığlıktır büyüyecek olan, kulakları sağır edecek olan.. Susarak duyuruyoruz sesimizi..

Derdimiz piyon olmamaktı.. Sunay Akın demişti bir şiirinde "tek suçum / sap olmamak / baltanın / kanlı oyunlarına.."

Şu sayfalarda anlatamadığım tüm mevzuyu "esperi reşit" anlatmış tek bir paragrafla ve demiş ki; "Bazen dayatılana karşı, Bazarov gibi elinin tersiyle, 'boşversene bir üçüncü ihtimal her daim vardır, sunulan iki ihtimale karşı' demek gerek.. Sunulanların dışında bir üçüncü ihtimal.."

Biz yine, her zaman olduğu gibi tribündeyiz, yerimizdeyiz; ama sizin istediğiniz gibi değil, rahmetli Ünsal hocamızın dediği gibi, yıkanmak istemeyen çocuklarız!


kapatır kitabı şaban oğlu selim
kırkıncı yapraktır
anladığını anlatmayan alçaktır!



16 Haziran 2010

Ayrılık da Sevdaya Dahil!


11 yıl..
Koskoca 11 yıldır çalışan, "tribün emekçisi" denildiğinde akla ilk gelenlerden olan ve yaptığı icraatlarla herkesin takdirini toplayan Grup Ck, aktif faaliyetlerini durdurma kararı aldı..
Cefakâr Kanaryalar artık yok..
***
Sebebi, verilen yersiz cezalar.. Sebebi, yönetimin tribüncüleri hukuk karşısında yalnız bırakması.. Sebebi, ipe sapa gelmez insanların yaptığı suçlamalar.. Sebebi Vamos Bien ve Ünifeb gibi kardeş gruplarla birlikte yapılan koreografilerin tüm masraflarını, adı geçen gruplar kendi bünyesinde karşılamaya çalışırken, yine sevdası uğruna yapılan bir pankartı açma eyleminde verilen cezaların maddi ve manevi can sıkıcı boyutlara gelmesidir..
***
Artık ses çıkarma vakti gelmişti ve bunun öncüsü Ck olmuştur.. Bu ses yönetime gitmiştir.. Bu ses oturduğu yerden ahkâm kesenlere gitmiştir.. Bu ses taraftara değil, 'seyircimize' gitmiştir.. Bu ses değer bilmez, vefasızlara gitmiştir.. Kulak zarlarını patlacaktır, çünkü bu ses büyüyecektir..
***
Yönetim artık 55.000 tane balon dağıtsın, şakşak versin girişte, 10 bin lira maaş alsın anons yapan lavuk, "evet şimdi ıslık" diye inletsin benim güzel Kadıköy'ümü.. "Gitmek mi zor, kalmak mı?" sorusunu nakşettin bu bünyeye.. Unutma Ck, seni seviyoruz! Vamos Bien seni seviyor.. Taraftar seni seviyor..
***
Son sözü söylüyor Alpaslan Özçelik; "hak varsa helal olsun, hakkı olan helal etsin!"
***
onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın
o kadar gömlekleri beyaz kordunlu
golf pantolonlu
kadroların..
'Kardeşler!'
onlara sokakta rastlarsanız eğer
ölümü görmüş gibi çevirin başınızı..
kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken
arkadan sırtınıza bir
bıçak girebilir!
onlar istiyorlar ki
kara toprağın kalbi durana kadar
biz pazarda kelepir bir mal gibi satılalım
kafamızın ışığını, gücümüzü kolumuzun..
ve dumanlanmağa başlayınca
gözümüzün bakışı,
yavaşlayınca
damarlarımızda kanın akışı
karaya vurmuş balıklar gibi
köprü altlarında yatalım!
'Kardeşler!'
onlara elleriniz dokunmuşsa eğer
yedi tas su dökün ellerinize..
yırtarak bayramlık gömleğimi ben
peşkir yaparım size..
biz,
ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar,
biz,
aynı yastıkta yatar gibi
toprağa başlarını yan yana koyanlar,
biz,
yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye,
saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye
barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek
birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek
gebereceğiz!
ve kadrolar
parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordunlarını
gömecekler kadife koltuklara
golf pantolonlarını..
'Kardeşler!'
onların adına benziyorsa eğer
adınızı değiştirin..
Vebanın girdiği kapıdan girin
onların evine atmayın ayak!
onlar istiyorlar ki
çift ağızlı baltalarıyla
yuvarlansın kafalarımız önüne yarın
o kara gömlekli beyaz kordonlu
golf pantolonlu
kadroların!
Nazım Hikmet Ran

7 Haziran 2010

Mehmet Duru Röportajı

1962’nin Mersin’inde gelmiş dünyaya Mehmet Duru.. 13 yaşında Hürriyet çocuk kulübünde yayınlanan ilk karikatürü sonrasında kendisini o çocuk denecek yaşta dahi karikatürist gibi hissetmiş.. Zira bunun bir sebebi var.. Şimdiki mizahçıların bile büyük saygı duyduğu, Türk mizahının yapı taşlarından olan Gırgır, Fırt ve Çarşaf dergilerinde amatör olarak çizmesiydi..

Dönemin genç
liğinin elinden düşürmediği Gırgır’a çizerken, tatil beldelerinde portreler çizerek geçimini sağlamaya çalıştı Mehmet Duru, 13 yaşında..

1980’den sonra ise Günaydın, Bulvar, Bugün ve Sabah gibi çeşitli gazetelerde hastane, polis ve adliye muhabirliği yaptı.. Bu alanda gösterdiği kişisel başarılardan ötürü ‘istihbarat şefliğine’ kadar yükseldi.. Bunun yanında karikatür aşkını icra etmekten geri kalmadı hiçbir zaman.. Daha sonra çalıştığı gazetelerin kapanmasının (Günaydın ve Tan) ardından çeşitli magazin dergilerinde Genel Yayın Yönetmenliği yaptı..

Son dönemlerde ise eski adı Öküz, yeni ismi Hayvan olan aylık kültür fizik dergisinde sıra dışı insanlarla “Öteki Hayatlar” adı altında röportajlar yaptı..

Onu tanımama vesile olan asıl mevzu ise çizmiş olduğu dev pankartlardır.. O sağlam karikatürist kimliğini, kendi sevdası da olan sarı lacivert re
nklere gönül vermiş gençlerle birlikte, yorgun gecelerde yaptığı ciddi icraatlardır..

Daha yakından tanımak adına sorularım olacak ken
disine.. Kabul ettiği için teşekkür ediyorum..


***** ***** ***** *****

-Klişe ile başlanır ya şu röportaj dalgasına, öyle yapalım.. Nasıl Fenerbahçeli oldun hocam?
-Fenerbahçe Mersin'e gelmişti.. 6-7 yaşındayı
m o vakit.. Arkadaşlarımızla birlikte futbolcuları yakından görmeye gittik.. Cemil Turan saçımı okşamıştı.. O andan beri Fenerbahçeliyim..

-Efsane olmuş pankartları çizdin, hepsi b
aşarılı çalışmalar.. Bu pankartları tribünde görünce ne hissediyorsun?
-Ruhsal orgazma ulaşıyorum.. (bu sırada 'bak yazarım hepsini' diye tehditvari cümleme istinaden; "ne yani Giray, i.neler gibi 'çok mutlu oluyorum' filan mı diyeceğimi sandın.? Yavşakça cevap istiyorsan 'ayy ne mutlu o
luyorum, dünyanın en mutlu kişisi ben oluyorum' mu diyeyim" diyerek bana da verdi ayarı..)

-Bu cevaptan sonra aklıma Hayvan/Öküz dergisinde hazırladığın röportajların geldi usta.. Dergi okurlarından değil ama okuyan, şahit olan farklı isimlerden tepkiler aldın hep, adab-ı muhaşereti aştığ
ına dair.. Tarzın mı bu?
-Aynen budur kardeşim! Ben doğal insanım, yapmacık şeylere tahammül edemiyorum. Bu konuda bir çok televizyondan, çalıştığım ga
zetelerden kovuldum... Yani adamların g.tü yemedi beni yanlarında çalıştırmaya! Çünkü paldır küldür mevzulara giriyorum...

-Hocam hatırlıyorum da, "röportaj
larımı yayınlayacak yürekli yayınevi sahipleri arıyorum" demiştin..
-Aynen öyle demiştim ama o kadar t.şaklı yayınevi bulamadım! Herkes 'yusuff yusuff' ediyor!

-Şu sıralar ne yapıyorsun peki usta?
Bildiğim kadarıyla Deli Dolu dergisini hazırlıyordun?
-Boyumdan büyük işlere girdim kardeşim, devlere başkaldırdım... Doğal olarak işlerine gelmedim ve beni dört koldan boğdular! Onu anlatmak uzun hikaye ama tek başıma dergiyi çıkardım, yanımda bir oğlum vardı... Di
ğerleri sadece dergiye yazdı çizdi... Derginin basma parasını, dağıtma mevzuları, hamallığı gibi pis işlerine oğlumla beraber koştuk hep... Alemde türlü kahpelikler yaşanıyor, bende o kahpeliklere kurban gidenlerdenim denilebilir... Ama halen inatla dergimi devam ettirmek niyetindeyim!

-Anladığım kadarıyla, muhalif olmaktan, agresif yapıdan dolayı hep birşeyleri kaybetmişsin.. Kazandığın çok şey vard
ır mutlaka..
-O. çocukları olduğu müddetçe ben hep
muhalif olacağım.. Kazanmak derken; başkalarının kaybetmek olarak gördüklerini ben kazanmak olarak görüyorum... Birilerine yavşaklık yaparak, boyun bükerek, el sıvazlayarak, g.t yalayarak bir yerlere gelinecekse, ben o biryerlere sokayım kalemimi! Belki milyarlarım gitti, ama milyarlara satın alamayacağımız tecrübeler edindim...
 

-"mizah soldan beslenir" diye bir söz var, klişedir.. Nedir bunun tam anlamı?
-Mizah sağdan da soldan da beslenir, ama doğruyu görme adına sol düşünce ağır basar. Yani mizah işçiyi, emekçiyi, çift
çiyi savunur. Mizah yol gösterici ve herşeyden bir adım öndedir, düşünsel anlamda. Solun ve sağın asıl kaynağı nedir biliyor musun? Kralın solundakiler emeği savunmuş, sağındakiler de kapitalizmi savunmuş ve öyle de süregelmiş... O anlamda tabi ki mizah soldur özünde... Sol çünkü başkaldırıdır... Çünkü sol emektir, özgürlüktür barıştır.. Doğal olarak mizah da soldur..
 

-Peki Fenerbahçe.. Aşkınız için birşeyler yapmak, uğraşmak, sabahlara kadar arkadaşlarınızla çalışmak ve sonunda "Fenerbahçe Spor Kulübü pankartlarını profesyonel şirketlere yaptırıyor" damgası yemek..
-Onları kaale bile almıyorum.. Sadece
dürrüklük yapıyorlar! Pek üstüne konuşmaya değmez...



-Hocam sokağa çıkalım biraz.. Hababam Sınıfı'nın tümü neden Fenerbahçeli? Veya Cilalı İbo ne diye debeleniyor ki "vay mı lan Feneybahçe'ye yan bakan" diye.. En olmadı Turist Ömer'i anlat bize; neden kabilenin tanrısı olduğunu anladığında ilk olarak "Bağırın ulan o zaman, en büyük Fener diye" bağırtmıştı yamyamları.. Halkın takımı Fenerbahçe söylemini doğrulamıyor mu tüm bunlar?
- Aynen kardeşim... O geçmişteki jenerasyon, bir de bugünün hip-hop gençliği, varoşlardaki bir çok yeni yetişen gençler, neden Fenerbahçeli? Fenerbahçe halkın, özellikle genç kesimin gözdesi... Fenerbahçe bir sevda, Fenerbahçe bir heyecan, Fenerbahçe içimizi titreten... Fenerbahçe'nin maç yapmadığı bir hafta dikkat edin, sanki o hafta hiç maç olmamış gibi yavan gelir insanlara...

-Nazım'ın sözü vardı, ilk gi
ttiği maçtan sonra yazdığı; "Ben, iki gözüm, spordan anlamam ama, şimdi neden Fener'in taraftarı, Galatasaray'ın balosu, müsameresi çoktur, bunu anladım işte.. Sporda da olsa, halka dayanalım vatandaşlar! Halka, kapılarımızı geniş açalım iki gözüm.." diye..
-Galatasaray elit kesime hitap eder... Burjuva kutlamaları var. Hani aristokrat bakışı, adama bak, sanırsın 10 senedir Fener'i hep yenmiş gibi tepeden bakmalar filan.. Şimdi Beşiktaş taraftarına bakıyorsun, Fenerbahçe'den başka dertleri yok gibi... Oysa insan şöyle bir bakar kendi sahasına, bir de Saraçoğlu'na bakar yahu... Fenerbahçe taraftarına bir yandan Galatasaraylısı bir yandan Beşiktaşlısı, diğer yandan öteki takımlar birleşip laf söylediklerinde tepkisini sokaktaki adam gibi verir Fenerbahçe.. Taraftarı çarşıdan, su ad
adan değildir çünkü, sokaktandır... Fenerbahçeli çeşitli alicengiz oyunlarından anlamaz, doğrudan söyler sözünü... Sonuçta halktır, halk çocuğudur... Ne burjuvalık vardır, ne aristokratlık; doğal olmayı sever Fenerli... Bakın dikkat edin; Babası zengin olan Fenerbahçe taraftarı gençlere, sokaktan kopmamıştır. Kendisini zengin çocuğu gibi göstermek diye bir derdi yoktur... Genelde bu böyledir... Neden diye soracak olursanız taraftarlar birbirlerini etkiliyor, benzerlikler ondan kaynaklanıyor... İyi yoldayız...

-Vamos Bien hakkında ne düşünüyorsun peki.. Hayata, futbola ve Fenerbahçe'ye soldan bakanların ortak sesi, ortak hareketi..
-Tam olarak Fenerbahçe prof
ilini anlatıyor Vamos bien.. Emek, Halk, Sol, Tribün, Demoksi... Bütün önemli kavramları bünyesinde tutuyor bu grup... İçinde özgürlüğü, barışı ve demokrasiyi barındırıyor.. Ben şahsen bu grubun büyümesini, geniş halk kitlelerine ulaşmasını istiyorum. Mesela fahri üye olarak Kemal Kılıçdaroğlu'nu alabilirsiniz... Malum Recep Bey "Fenerliyim" dedi oyların büyüğünü götürdü, en azından Kılıçdaroğlu ondan hayli hayli iyidir...

-Hocam; Grup Ck, Ünifeb ve Vamos Bien kardeşliği hakkında neler diyeceksin?
-Valla ben çok sevdim... Dileğim şudur ki; Tribün birliği kurulsun, tüm tribüncüler bu üçlüden ilham alsın... Bu kadar güzel bir beraberlik ben daha görmedim. Bir de ben bu çocukları hakikaten çok seviyorum kardeşim... Ne bileyim, bir de sevmemek elde değil. Yani adamlardaki bu sevdaya bak.. Evde annesi dese ki 'al şu süpürgeyi süpür buraları' süpürmez ama pankart yapılırken süpürmek ne kelime, çocuklar
işin hamallığını yapıyorlar... Bu yüce sevdaya bak sen! Basit birşey değil bu, saygı duyulası bir olay... Bu yüzden seviyorum bu adamları.. Ha birde çok saygılılar, dikkat ettim... Kendi aralarında çok ileri derecede makara kukara olmalarına rağmen büyüklerine karşı bir o kadar saygılılar..

-Peki usta, Fenerbahçe için son söz? (diye sordum ama, cevap vermesini istemedim.. Son sözü burada..)


fotoğraflar http://mehmetduru.net/ 'ten alınmıştır..

15 Mayıs 2010

Sen Koy Adını Bu Saçmalığın


Ne yazılabilir, ne anlatılabilir bilemiyorum.. Her zaman söylediğim birşey var yalnız, 14 Mayıs 2006, bu camianın yaşadığı en büyük travmadır.. Ne rahat olabiliyoruz, ne stresi kaldırabiliyoruz.. Normal olamıyoruz.. Kısacası heyecanımızda, gevşekliğimizde ayarsız oluyor..

Trabzonspor maçı için bilet telaşına düşenler, karaborsacılara meyil vermek 'zorunda' kaldılar (Sözü gelmişken afedersiniz ama onların belası g.tünden gelsin).. Biraz çevresi olduğu zannedilen her insana biletix muamelesi yapmak ayrı bir dert iken, sene boyu piyasada görünmeyen tatlısu Fenerbahçelileri yana yana en umutsuz ses tonlarıyla ararlar ve "haber bekliyorum"la kapatırlar telefonu.. Bu mevzu tribün lügatında artık bir 'klişedir'.. Zincirleme çirkinlikten öteye gitmez..

Çünkü öyledir bu bizim toplumda; havalimanında çalışana free shop sorulur, üç beş kuruşu denk getirip kombine bileti alan vatandaşa 'bu maça gidecek misin' diye sorulur, gsm operatörünün müşteri hizmetlerinde çalışan vatandaşa 'özel numara bulabilir miyiz' diye yakınılır ve bu liste feci bir şekilde uzar gider.. Herhangi bir eve doktor ahbabımız geldiğinde oluşan senaryoyu söylemiyorum bile..

Günümüze dönecek olursak, gündemimizde, yada benim gündemimde çok şeyler var.. Kelime kelime parçalasam bu beyaz boşluğa, çıkan olgulardan tek bir cümle kurmak imkansıza yakın noktada.. Dusseldorf kargoları, koreografi, kombine takas, havaş, meşale, yoğurtçu parkı, pankart, maç sonu, vamos bien, kahvaltı, bilet, rapor, şampiyonluk, organizasyon, set pankartı bla bla..

Zorlasam tüm duyguları yaşayabilirim aslında.. Pazar sabahı çalışacak olan her insan gibi gereksiz bir gerginlik.. Haftaya pazar gününden başlamak ve şampiyonluk sevincinin akabinde sabahın ilk ışıklarında ayılabilmek, dinç görünmeye çalışmak, sakal traşı olabilecek bir yer bulmak ve işe gitmek.. Bunları düşünmek zorunda olmak.. Yada son derece gevşek bir şekilde 'caddeye uğrarız, sonra parka döneriz hacı' geyiklerine 'eyvallah' çekmek.. Kavram karmaşası içerisinde yüreğim çarpıyor..

Ne kıyak olurdu ama derdin tasan olmasa, tek mevzun Fenerbahçe olsa.. İşte aslında güzelliği burada başlıyor zaten.. Hayatının ortasına yerleştiriyorsun ama hep zoraki yaşıyorsun.. Yoksa akıllı insan işimi bakkala ekmek almaya çıktıktan sonra ertesi gün evi arayıp "anne ben Erzurumdayım, merak etme" diye aramak.. Veya askerde ameliyatlık bir durumun olur, koca Girne Askeri Hastanesinde ameliyatından bir gün önce, rütbelilerin arasında, mavi önlükle Fenerbahçe-Galatasaray maçı izlemek, gollerde sesini çıkaramamak, sonra hastane odasında yorgana sarılıp ağlamak, hemşirelerin 'ameliyatını erteleyelim mi' diye sorması ve bir an önce oradan kurtulmak için bu teklifi elinin tersiyle itmek..

"Fenerbahçe sana para mı veriyor"un açıklamasıdır bu işte hayatının tam ortasında yaşamak bu duyguyu.. Hep zoraki, hem son anda.. Bizlerin ortak noktası Fenerbahçe değil, Fenerbahçe zaafımızı belli etmemizdir.. "3-0'dan 4-3" denildiğinde "hangisi" diye sormaktır bu stresli günlerin keyfi.. Efsane olmuş olayları geç, basit şeylerde sinir boşalması yaşamaktır.. Rakip takımın arasında kalmış, tartışan fakat yalnız kalan Olcan'ın yanına gidip tek kolunu omzuna koyup diğer eliyle rakipleri iten Luciano'dur Fenerbahçe.. Bunu yıllarca konuşuruz işte.. Bir garip aşk işte..

18 saat kaldı 18. şampiyonluğumuza.. Bira, sigara, erken kalkmak, disko kralı, dusseldorf kargoları, soldanatak, uyumak gibi kavramların arasında kaldım yine..

İçim daralıyor gülüyorum kendi kendime, sonra duvarları yumruklayasım geliyor, garip sesler çıkartıyorum şarkı söylerim hesabına, kitaplarımı düzeltiyorum arada, bulaşık bile yıkadım az önce, odamdaki tiananmen square posterini düzelttim, şarlo flamalarının tozunu aldım, sigara küllüğünü boşalttım.. Telefon rehberini kurcalıyorum bu saatte kime sarabilirim hinliği, sonra yazı bitsin uyurum diyorum, yazı bitiyor, benim anlatamadıklarımı aşağıdaki video anlatıyor..

Sonra ben gidiyorum..
Hadi eyvallah..



14 Mayıs 2010

Mutlu-Korkak / Huzurlu-Tedirgin

Yer; Altıyol
Mekan; Dış / Gece
Diyalog; Fenerbahçe - Trabzonspor maç öncesi geyikleri

(pankart çalışmasından dönerken)
sezgin: Herkes birşey söylüyor.. Coşar bile "biz berabere kalırız, Beşiktaş kazanır, şampiyon oluruz" dedi, deli edecekler beni..
volkan: Armağan "kaybedip şampiyon oluruz" diyor..
giray: Hacılar bi herif var, adamın babası pek fazla ilgilenmezmiş futbolla filan.. Tatlısu Fenerbahçelisi.. Fakat 2-3 yıldır böyle ciddi maç önceleri rüyasını anlatıyor oğluna, bu da yazıyor bir yerde.. Rüyaları filan çıkıyormuş babasının, geçmiş konularına baktım adamın, şaşırdım harbiden.. İnter maçı öncesi gördüğü rüya; Deivid'in müthiş bir gol atacağı ve kazanacağımızı söylemiş.. Abi herif futbolcu ismi vermiş, ne diyeyim daha..
v: Oha! başka?
g: Rakip Chelsea, adamın rüyası; senenin en iyi futbolunu oynayıp Kadıköy'de yeniyoruz, fakat İngiltere'de eleniyoruz..
s: Hasstr..
g: Konularında tarih filan var işte, anlatıyorlar.. Maç öncesi yazılmış hep..
v: Trabzon maçı için?
g: Hacı durum 0-0 gidiyor bizim maç, diğer tarafta Bursa önde, dakika 90 bizim maçta, 90+2'de golü atıp şampiyon oluyoruz..

Herkesin eli yüreğinde.. "Oha abi, 50 tane kalp krizi olur" cümleleri havada uçuyor.. Göksel ile, Ercan'ı tutmak gerek, aşağı atlarlar geyikleri, aynı anda 'Haluk Başgaaan' inlemeleri, tarihin görebileceği en coşkulu "fifinasi" şenlikleri.. Olacak şeyler bunlar aslında.. Fakat herkes tedirgin.. Herkes coşkulu.. Herkes huzurlu ve herkes korkuyor.. Anlatılan hikayeden memnun değiliz.. Böyle birşey gelmesin istiyoruz başımıza..

Fakat hikayenin son yorumunu Avukat Volkan yapıyor; "abi tamam da, rüyanın sonunda şampiyon oluyoruz işte, fakat işin garibi kimse mutlu olamıyor!"

14 Mayıs 2006 gecesini yaşayan, bu hissiyatı anlar..
Öyle basit bir "ulan ya şampiyon olamazsak" gibi birşey değildir bu, anlatılamaz..
"hoca ne olacak sence, şampiyon olur muyuz" diye soran vatandaşa "o kaza bir kere olur, olacağız tabi" diye tersleyende biziz, "bitti hacı bu iş, koyduk alayına" diyen adama "dur ulan, ne rehaveti bu, bitmedi herşey" diye kızan insan güruhuda biziz..

Biz neyiz,
Bilemeyiz..

Kutsa Bizi Ulu 'KDBF'



2007 yılında öğrendiğim fakat mensuplarıyla 2010'da tanıştığım güzel insanlar topluluğu Vamos Bien'in şu meşhur "Kara Deryalarda Bir Fenersin" atkısının bünyemde yarattığı etkinin kısa bir özetidir aslında aşağıda anlatacaklarım;

Öncelikle grup içerisinden daha önce kimseyle tanışmadığımı belirtmem gerek.. Antu.com'da yazdığım yazılardan bilenler vardı beni, keza benim de aynı şekilde anımsadığım birileri.. Zamanında işsizliğinde vermiş olduğu manik depresif ruh hali ile birlikte yoğun sempati duyduğum Vamos Bien'le artık tanışma vakti geldi diye düşündüm.. Forumu kurcalarken 25 Şubat 2010'da Kadıköy'de oynanacak olan Lille maçının pankart organizasyonu hakkında bir knu okudum.. Hani şu "may the force be with you" mevzusu..

Kimseyi tanımadan, etmeden, hafif çekinerekten, bade süzerekten gittim sabahın kör vaktinde.. Yaklaşık 10 kişi kadar vardı ilk etapta.. Haliyle merak ediyorum forumda yazıştığım insanları.. Fakat 2-3 saat geçtikten sonra anladım ki o 10 kişiden Vamos Bien'li olan sadece ben varmışım.. Grup CK ve Unifeb'li arkadaşlarımızla ortak yürütülen bir çalışmaydı bu ve kimseyi tanımamamdan ötürü böyle bir durumla karşılaşmıştım, hemde ilk gün..

Boya, fırça, bez gibi objelerin arasında hafif çekingen edayla yoğunlaşmış pozisyonda işimi yaparken arada ayağa kalkıp, hafif basit bir gülümsemeyle "memnun oldum, Giray bende" cümlesinin akabinde yere eğilip fırça sallamaya devam ediyordum..

3 gün süren çalışmanın sonunda gereksiz çekingenliği üstümden atmama ve 'kaynaşma' dediğimiz o tırı vırı dalgasına yoğunlaşmaya başlamıştık ki "ulan neden benim polarım ve atkım yok, acaba satılıyor mu, sorsam ayıp olur mu" vs. gibi sorular takıldı aklıma.. Çünkü herkes o kadar güzel gözüküyordu ki, ördeklerin içinde karga gibi duruyordum.. Bu konuda pek fazla ses çıkarmama kararı aldım kendi kendime..

25 Şubat 2010, Fenerbahçe-Lille maçı, Kadıköy, Okul Açık, C blok eşrafı..
Maç öncesinde pankart açma organizasyonları konuşulurken birisi beni çağırdı, sesin ne taraftan geldiğini tam çözemedim, bakınırken sağa sola yüzüme bir atkı fırlatıldı.. Yere düşmesin diye tutarken atkıyı, poşetini yere atan Haluk abiyi gördüm.. "o senin" dedi gülerek..

Talep edilmeden verilmişti.. Güzeldi..
Racona uygun şekilde taktım atkıyı..
1-1 bitti maç, elendik..

O maç, benim bu atkı boynumdayken gördüğüm en son "yediğimiz gol"dü.. Yani atkı boynumdayken henüz gol yemedik.. Kara Deryalarda Bir Fenersin iyi gelmişti bana/bize..

Ve Ali Sami Yen deplasmanı..
Maçtan bir gün öncesinde daha önce şahit olmadığımız bir 'bildiri' okuduk resmi siteden.. Mecidiyeköy'e giderken atkı, kar maskesi vs. gibi "rakip takım taraftarını tahrik eden olgular" yasakmış.. Atkı takanlar görüldüğünde çevrilecekmiş.. Nerede görülmüştür ki taraftarın boynundaki atkı, rakip takım seyircisini tahrik etsin?

Haberi okuduğum gün yazdım Vamos Bien'e, yönetime ve federasyona istinaden; "atkımı boynumdan çıkaramazsınız" diye.. Tüm gruplarca alınan ortak kararda da "atkılarınızla gelin" bildirisi geçildi şifaen..

Gittik Sami Yen'e, her sene yaşanılan sıkıntıları tekrar yaşadık..
Seremoni sırasında hemen herkes esas duruşta veya serbest duruş modu parmaklarıyla 6 işareti yaparken, ben açtım atkımı ve görenler, bilmeyenler okusun dedim "KARA DERYALARDA BİR FENERSİN" yazısını..

Seremoni bitti, ben bir süre daha tuttum öyle havada..
Maç bitti, klasik galibiyet..
Sabah beni uyandıran mesaj; "Giray maçın tüm fotoğraflarında bu atkı var, kabak gibi gözüküyorsun vallahi, ama isyan gibi olmuş, hani atkı yasaktı ya, bi tek sende var gibi"
Bir tek bizde var,
Kara Deryalarda Bir Fenersin işte..