30 Nisan 2010

İmzalayamam, Ellerim Çamurlu

Sarı-Lacivertliler‚ Kuzey Londra´da Aston Villa ile oynuyor o vakit..

Hafif sis altında kalmış Londra‚ ancak görüş mesafesini etkilemeyecek bir konumda vuruyorlar ortayuvarlaktaki topa.. Dakikalar ilerledikçe o başbelası sis iyice çöküyor sahanın üstüne.. Hakem oyunun bir süre daha zor şartlar altında sürmesine müsaade ediyor.. Ancak‚ sis yoğunluğu görüşü hemen hemen yok ettiği için karşılaşmayı tatil edip oyuncuları soyunma odasına gönderiyor..

Fenerbahçeli topçular‚ duşlarını alıp giyinmeye başladıklarında içlerinden birinin odada olmadığını farkediyorlar.. Bizim kaleci yok ortada! Yöneticilerden biri "siz çıkıp sahaya bakın hemen" diye talimat veriyor birkaç futbolcuya; hepbirlikte yukarı‚ sahaya çıkılıyor..

Ortadan kaybolan kaleci Selahattin Ünlü'dür ve kalesinde son derece dikkatli‚ üstelik bir metre ilerisi gözükmeyen sis yoğunluğunda boşluğa konuşurken buluyorlar; "bizimkiler de amma bastırdı ha‚ hiç top gelmiyor!"

Kaynak: Metin Gören
Selahattin'i bilmeyenlere hatırlatmak için 1952-53 "küçük şeytanlar" senesini anlatmak yeterli olacaktır.. Fenerbahçe o sene İstanbul Profesyonel Lig´inde namağlup şampiyon olmuştur ve kalesinde bizim soyismiyle aşina Selahattin Ünlü vardır..

Namağlup İstanbul Lig'i şampiyonluğu senesinde‚ 10 yaşında olan Fenerbahçeli bir çocuğun aklında çok yer kaplamıştır ve unutamamıştır o yılları.. Mahalle maçlarında herkes‚ yine o kadroda yer alan Müjdat‚ Burhan ve Fikret olup‚ gol attığında onların ismini bağırırken sokaklarda‚ benim aklıma takılan bu 10 yaşındaki çocuk 'Selahattin' olup gönüllü kaleye geçerdi ve ezkaza kurtardığı toplarda koca sokak 'Selahattin' diye inlerdi!

Bilenler bilir‚ mahalle maçlarında kaleye kimse gönüllü geçmez ve genelde yaşı küçük olanlar gazoz karşılığı kaleye 'geçirilirdi'.. Bu 10 yaşındaki velet‚ hep o yaşta kalacak değil a.. Yaşı ilerledikçe okuldan kaçıp Fenerbahçe'sinin antremanlarını seyretmeye koşar.. Yağmurlu ve akabinde çamurlu zeminli bir antreman vaktinde kalenin arkasında yer bulur kendisine ve 2 metre önünde hayallerindeki kaleci Selahattin Ünlü vardır.. Hiç bu kadar yakından seyretmemiştir ve bunun verdiği heyecanla antreman bitimi sonrası atlayıp yanına gitmeye karar vermiştir..

Sağdan soldan bulduğu buruşuk bir kağıt parçasıyla‚ maalesef pek iyi yazmayan kalem ayarlar ve Selahattin'den bir anı kalması umuduyla imzalatacaktır kenarı delik buruşuk boş kağıdını.. Antreman biter‚ bizim heyecanlı genç atlamak için etrafı kolaçan ettikten sonra ritmi bozulmuş hızlı kalp atışlarıyla Selahattin'e doğru koşar ve "Selahattin abi gözünü seveyim imzala şunu" der renksiz ses tonuyla‚ soluğu kesilmiştir çünkü.. Selahattin çocuğa bakar ve "imzalayamam‚ ellerim çamurlu" der ve arkasını dönüp hızlı adımlarla gider.. Cevap verememiştir bizim genç‚ kalakalmıştır öyle ortada.. Güvenlik personeli gelip çıkarmıştır onu kızarak‚ o da imza alamamanın vermiş olduğu sinirle biraz ters gitmiştir.. Ve kırılmıştır‚ artık gitmeyecektir antremanlara‚ maçlara..

"bi imza be‚ versen ne olurdu sanki‚ çamuruna kurban!"

Yıllar sonra bizim asi genç‚ uğruna başkoyduğu tiyatro sahnesine çıkmıştır artık.. Arena‚ Ulvi Uraz ve Genar tiyatrolarında çalıştıktan sonra kendi tiyatrosunu kurmuştur.. Ülkenin önemli tiyatrolarında‚ çok ses getiren oyunlar yapmıştır.. Bunun yanında sinema filmleri oynamaya başlamıştır artık.. Senaryolar yazıyor‚ sinema filmlerinde başrol oynuyor‚ ve artık usta bir tiyatrocu olmuştur.. Üstelik 1998 yılında ülkesinin Kültür Bakanlığı tarafından Devlet Sanatçısı ünvanını almıştır..

Meşhur olmanın o sıkıntı veren durumlarını sıkça yaşamıştır.. Onu her gören fotoğraf çektirmek ister‚ soru sorar‚ yolundan çevirir.. Yolda öyle serbest dolaşamayacağını çoktan anlamıştır fakat buna rağmen sadece Kadıköyden kopamaz! Bir gün elleri cebinde Haydarpaşa'dan‚ Rıhtım'a doğru yürürken‚ ellerinde pazar torbaları olan yaşlı‚ uzun boylu bir amca yaklaşır ve yüzünde hafif gülümsemesiyle torbaları bırakıp ceketinin iç cebinden bir kağıt fotoğraf çıkartarak "merhaba‚ bu benim torunum‚ sizi çok seviyor‚ bunu imzalarsanız ona götürmek istiyorum‚ çok sevinir" der‚ böyle güzel konuşan bir adam kırılmaz ki.. Bizim usta tiyatrocunun cevabıyla şok olacaktır bu ihtiyar; "imzalayamam‚ ellerim çamurlu"..

Yaşlı adam şaşırır.. Elleri tertemizdir bu adamın‚ üstelik bu adam yalancıdır‚ saygısızdır.. Adamın nefret dolu bakışından çekinen tiyatrocu "şurada bir çay içelim mi üstadım" der ve lafını bitirmeden hayır cevabını alır.. Daha sonra yaşlı adamın yüzüne güzel bir gülümseme atarak der ki "Selahattin ağabey‚ ben sana şaka yaptım‚ imzalarım torununun fotoğrafını‚ ama bir çay içelim önce" der ve ikna eder inatçı ihtiyarı..

Bu tiyatrocu yıllar önce Fenerbahçe'nin antreman sahasından kovulan‚ hayranı olduğu kaleci Selahattin´den bir imza bile alamayan‚ sırf bunun hıncından yıllarca maça gitmeyen genç çocuktur.. Şimdi daha ağırbaşlı tabi‚ zaman buldukça gidiyor Papazınçayırı´na‚ inat etmiyor.. Çay bahçesinde konuşurlar ve herşeyi anlatır Selahattin ağabeyine.. Yıllar öncesinde yaşanan olayı‚ ona olan saygısını‚ mahalle maçlarını‚ herşeyi anlatır.. Ve Selahattin Ünlü çok geç kalmadan müsaade isteyip kalkmak ister.. Vedalaşıp ayrılırlar..

Bizim ünlü tiyatrocu çok sonra verdiği röportajda şu cümleyi kullanıp içimi çizecektir; "Selahattin ağabey ile o ilk ve son görüşmemizde içim huzur doldu.. Sanki birşeyler eksikti geride‚ ve şimdi tamam oldu.. Lakin bir daha onu göremeden vefat haberini almam çok üzdü beni.. Rahat uyu Selahattin ağabey"

Fenerbahçe bu..
Ne canlar kazandık‚ nicesini kaybettik..
Fakat bütün hikayelerimizde hep Fenerbahçe var..
Teşekkürler usta tiyatrocu Zeki Alasya‚ rahat uyu Selahattin Ünlü..

1 Mayıs

video

Habertürk Editoryal


Habertürk editörü Hande Köseoğlu'na teşekkür ediyorum.. soldantak'ı şık bulup sayfasında tavsiye ettiği için..

29 Nisan 2010

Sadece Hobi

Futbol zevkimizin içine edenleri sıralarsak "para mı veriyorlar sana" diye soran aile büyükleri, televizyonda seyrediyorsak önümüzden geçenleri, Sabri isminde bir kardeşimizin bu mesleği icra etmesi gibi olguları sollayan bir isimdir İlker Yasin..

Yeter artık..

Ülkede hemen herkesin anladığı mecradır futbol, fakat herkesin ortak görüşüdür İlker Yasin'in futboldan anlamadığı.. Bildiklerimizi anlatmaktan -ki onları bile yanlış ifade eder- başka yaptığı hiç birşey yok.. Televizyona baka baka konuşan amcalar vardır; film veya maç seyrederken kimse dinlemese bile yorumlarını esirgemezler.. Öyle boşluğa konuşurlar.. İlker Yasin onlardan bile faydasız..

Koca spor müdür olmuş adamsın.. Bırak artık bu işleri de güldürme kendini millete.. Ülke genelinde anket yapılsa istenmeyen spor spikeri çıkacağını çok iyi biliyorsun.. Kaç kişiyi soğuttun futboldan.. O donuk sesinle, verdiğin yanlış bilgilerinle, heyecansız sıfatınla; yeter be!

Tüm dünya Barcelona - İnter maçının keyfini çıkardı, biz eziyet çektik.. 10 kişi oynayan İnter'i 4-4-1-1 taktiğini çok iyi oynadığını savunman mı? Barca'nın hocası Guardiola'ın hem A, hem B planının olmayışından yakınman mı? Maç boyunca Xavi'ye İniesta diye haykırdıktan sonra maç sonunda "İniesta olsa böyle olmazdı" demen mi? Şampiyonlar Ligi Yarı Final şölenini Malatya - Elazığ maçını anlatır gibi anlatman mı? Birde yanına kaymak olarak eklediğin yorumcu Hikmet Karaman mı?

Hangisinden dem vuralım..
Düşün artık yakamızdan.. Bırakın bu futbol işini..
Tamam parası iyi, kazanıyorsunuz, itibar yaptınız..
Yahu farkı neyse verelim, gidin..

Garibim İniesta maç sonunda ruhani bir şekilde yorgun düşmüştür eminim.. Halbuki soldan Pedro'ya, sağdan Alves'e ne paslar çıkardı, ileri geri oynadı.. Maçın adamı seçecekti neredeyse İniesta'yı..

Ntv'de futbol yorumları yapan Mustafa Doğan'a "ne anlatıyorsun hacım sen" bakışları atan Rıdvan Dilmen gibi baktım televizyona dün..

İlker Yasin'den seçmeler;
-Bu akşam değerli konuklarımızın yanında çok daha değerli iki konuğumuz var..
-Fenerbahçe'yi mükemmele yakın buldum.. Daha doğrusu böyle bulacağımı biliyordum..
-(Fenerbahçe-Frankfurt maçı, Semih'in rövaşatası, savunma eliyle çıkarmak ister ama top ağlardadır, İlker Yasin'in yorumu ise) Hem penaltı, hem gol..
-Vurabilir misin Appiah?
-Şimdi sakin, şimdi dikkatli, haydi bakalım!
-İlk yarı itibariyle Galatasaray daha iyi olan oyuncuydu..
-Hakem Serdar Tatlı "top benim" der gibi bakıyor..
-Barcelona'nın topla oynama oranı %68, Milan'ın %32, ama maçı İnter kazandı..
-İnter ilk maçta bile vermediği pozisyonları, bu maçta vermiyor..
-Gerard finalde finali oynayamayacak..

Neyse..
Yapma demiyorum, hobi olarak yine yap..


27 Nisan 2010

Hepsi Biliyordu, Hepsi

Bir oyun gibi başlayan ve yıllar geçtikçe bir yaşam biçimi haline gelen, milyonları peşinden koşturup, büyük bir aşkla bir arada tutan, tarihe şanla damgasını vurmuş, büyük bir Cumhuriyettir aslında Fenerbahçe.. O'nun büyüyüp gelişmesinde emeği olan, masum ve asil duygularını Papazın Çayırına taşıyan; düşmana, bir milletin onurlu yüzünü gösterebilen o efsanenin kahramanları, Seddülbahir'de, Conkbayırı'nda ve Anadolu'nun her cephesinde kan akıtan, askerlerden farksızdı terleri.. Cepheye silah kaçıran bu vatanseverler, büyük Fenerbahçeli Atatürk'ün methiyesine mazhar olmuş, şanlı tarihimizde hak ettikleri yerini almışlardır..

Ayetullah Bey biliyordu.. Ziya Bey ve Enver Necip Beylerde; bir efsanenin doğuş pırıltılarını.. O pırıltıları üzerimize saçanlar oldu.. Zeki Rıza, Lefter, Ogün Altıparmak, Cemil Turan, Can Bartu, Selçuk Yula, Rıdvan, Oğuz, Aykut bu zincir halkalarının başlangıç kısmında yer alanlar sadece.. Ve şimdi ise o pırıltıyı üzerimize saçmaya devam edenler..







26 Nisan 2010

Anladığını Anlatmayan Alçaktır

"Sokaklar bizimdir kardeşim.. Yapamıyorum başka türlü, yapamayız biz.. Sokağı seviyorum ben, rüzgâr esecek ama!" demişti bir gün..

Kişisel kurtuluşunu tam anlamıyla gerçekleştiremese bile bunun uğruna fedakarlıklar yapan birisidir bu sözü söyleyen.. Yine aynı isim "fotoğraf çekmeye başladım, rahat hissediyorum kendimi" ile başlayan amatör macerasına şu sıralar Okan ve Yeditepe Üniversitesi öğrencilerine eğitim vererek devam ediyor.. Tanıdığımız, bildiğimiz markalardan katalog ve reklam çekimleri için teklif geliyor..

Aklı hala sokaklarda.. Belki tüm sorumluluklarını alsak üzerinden, desek ki "git bak dalgana", makina çantasını aldığı gibi çıkacak sokaklara, adaya, sahile.. Belki Galata Köprüsünde yaşadığı bir duruma tekrar şahit olacak..


Her fotoğraf sanatçısının sağlam modelidir aslında Galata balıkçıları.. Kestirmiş birisini gözüne.. "İzin alıp mı çeksem", "çaktırmadan yakalasam mı" ikileminde kalarak başlamışlar sohbet etmeye.. Köprünün altında tuttuğu balıkları köprünün üstünde hemen satıyormuş usta.. Terör olaylarından kaçıp gelmiş İstanbul'a, yüzlercesi gibi.. 7 çocuk babası.. Ustanın yaşı gelmiş artık, halâ olta sallamak derdinde.. Bu kısa sohbetin bünyeye nakşettirdiği samimiyetinden doğan bir soru sormuş fotoğrafçı; "Hocam, sen en son ne zaman balık yedin?"

Biraz sessizliğin ardından; -ki bu sessizlik biraz can sıkıcıdır, çokça "terslenecek miyim" endişesi barındırır- cevap gelir; "kardeşim ben burda yedim ama çocuklar, çok uzun oldu"..

Durumu biraz toparlamak ister bizimki, Levrek'in fiyatını sorar.. Hemen paket yapmasını ister.. Parasını uzatır ve;

-Hocam, kalsın bu, çocuklara hediyem olsun nacizane..
-Olmaz (parasını geri uzatarak, kararlı)
-Israr ediyorum.. Hem bu karşılıksız değil ki, ben sizin fotoğrafınızı çektim..

-....

***

Galata Köprüsünden geçtiğimde gözlerim bu balıkçıyı arayacaktır.. Üç beş Çupra almak gerek.. Balıkları rakıya meze niyetine öldürürken, kadeh havaya kalktığında adını bilmediğimiz balıkçının şerefine içiyor olacağız.. Belki Hasan abi de gelir.. Gelir.. Çağırırsam gelir.. Hele sokaktaysak..

Hikayenin fotoğrafçısı, yüreğimin güzel abisi Hasan Tay'a sevgilerimle..

Böyle bir kitap buldu Selim :
Kara kara yazılar
beyaz kâat üstünde.
Büyücek bir el kadar
kırk yapraklı bir kitap..

Gelirken dünyaya kanla, ateşle,
çağırdılar yedi kat yerin altından
mezarlarını kazacak olanları...»

Selim kapattı kitabı.
Bu kırkıncı yapraktır.
Anladığını anlatmayan alçaktır..

-Nazım Hikmet-

25 Nisan 2010

Efsane Dönünce, Hikayeler Biter

Yenip şampiyonlar ligine mi gitsem, yoksa yenilip Fener'i şampiyonluktan mı etsem diye düşünürken, berabere kalıp ikisinden de olan Ulvi..


22 Nisan 2010

Delikanlı Yönetim

25 Nisan'da oynayacağımız Kasımpaşa - Fenerbahçe maçının biletlerini 120 lira olarak açıklayan ev sahibi takıma en güzel cevabı Fenerbahçe Spor Kulübü "taraftarlarına sahip çıkarak" verdi..

Kasımpaşa'nın genel sekreteri, son derece pişkin bir ifade ile "takımlarını izlemek isteyen o parayı verecek" derken, Fenerbahçe Spor Kulübü -açık söylemek istiyorum- hiç beklemediğim ve çok şaşırdığım bir eylem yaparak tüm biletleri 120 liradan satın aldı ve kendi taraftarlarına 50 ve 80 liradan satışa sundu..


Müşteri olmadığımızı 'çok nadir de olsa' bize hatırlatan Fenerbahçe Spor Kulübü yöneticilerine teşekkür ediyorum.. Taraftarlarıyla ortak hareket eden yönetim, şampiyon olmasa bile kaybetmez..

20 Nisan 2010

Unutulmaz Replikler / 2


"çok büyüksün artist tatü diye tapınacaksınız lan bana.. imza almak için önümde kuyruğa gireceksiniz.. posterlerim duvarlarınızı, bakışlarım hayallerinizi süsleyecek! çok seveceksiniz ulan beni, çok seveceksiniz! yok ki lan hiçbiriniz, yoksunuz, ne bu binalar, ne bu şehir, ne bu trafik.. nedir ulan bu, yanılsama değil mi lan! gerçekliğin komik bir alegorisi aslında.. aslında hiçbiriniz yoksunuz.. vat iz matriks ulan!"

-Komser Şekspir-


"gözleri iki kere lacivertti müjganın"

-Ah Müjgan, Ah-


"aptalca hayaller peşinde koşmayan bi kalp gösterin, ben de size mutlu bi insan göstereyim.."

-Ölü Ozanlar Derneği-


"ben hiç günah yapmadım"

-Mutluluk-


"ne işim var lan benim bodrum'da!"

-Herşey Çok Güzel Olacak-


"savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye -zaman ki sana hasta olmuş- incelikli haytasın.. raksederken mahallenin maşallahı, eyvallahı.. güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın.. şimdilik, ölümüne kadar hayattasın.."

-Ağır Roman-


gül; "ben ankara'dayken tire'yi çok özlerdim, biliyor musun?"
yusuf; "ankara'dayken her yer özlenir.."

-Yumurta-


"hayat fena halde futbola benzer.. sen ne kadar iyi bir oyuncu olursan ol, takımın kötüyse kaybetmeye mahkumsun!"

-Dar Alanda Kısa Paslaşmalar-


-seni de götürem buradan ceren ana.. kurda kuşa yem olacaksın.
-kurt, kuş bizdendir oğul..

-Eşkiya-


"tamam, kaldırdım ellerimi.. kelepçe yok! kelepçe yok! gaziyim ben.. tamam gelmeyin üstüme.. kaldırmışım lan ellerimi! gelmeyin işte üstüme! kulağımı verdim lan ben! madalyam var benim.. tamam.. tamam yaklaşmayın lan, yaklaşmayın! tamam.. gaziyim lan ben! savaştım ben.. savaştım lan ben! savaştım ben.. tamam.. gaziyim ben.."

-Yazı Tura-


-şimdi ben bunların tanrısı mıyım?
-evet..
-yani ben ne desem yapacaklar mı?
-evet tabiki..
-o zaman bağırın ulan 'şampiyon Fener' diye!

-Turist Ömer Yamyamlar Arasında-

19 Nisan 2010

Eşdeğer


Maç bitti, gitti.. Oluşturulmaya çalışılan gündem haricinde şu detaylara bir bakalım..

Bazı eşdeğerler oluşturmayı denemek istiyorum.. Bakalım nasıl olacak..

Bilica'nın penaltı noktasını çukurlaştırması;
Bilica ne ile suçlanıyor? Futbol ahlâkına aykırı bir harekette bulunduğu için eleştirildi.. Acımasızca eleştirenlere her zaman cevabım var, fakat yaptığı hareket gereksizdi, bu çok net.. Dünya futbolu üzerinde çeşitli liglerde bir çok örneği var, fakat iyi niyetli değil.. Ha zorlarsak "on gün önce Bursaspor kalecisi Ivankov 15 cm önden penaltı kullandı, Bilica noktanın yerini iyice işaretliyor" denilebilir, sonrada gülünebilir.. Böyle birşey yok, yaptığı eylem gereksizdi.. Volkan'ın kurtarışını, Bobo'nun beceriksizliğini konuşacağımıza Bilica çıktı başımıza..

Eşdeğer;
Bilica konusundaki vurucu tema neydi; "futbol ahlâkına yakışmayan hareket"..
Kimse dikkat etmedi değil mi tribünlerden atılan bir cisimin sahada Bobo'nun tam önüne düştüğüne ve maddeyi yerden alıp saha kenarına atmak yerine Fenerbahçeli taraftarların üstüne büyük bir hırsla attığını.. "büyük bir hırs" bu anlatımda 'abartı' olarak irdelenemez, zira attığı madde tribünün orta-üst bölümüne düşmüştür, yanlışlık yoktur, kolu çıkacaktı.. ('kolu çıkacaktı" tabiri abartıdır, gevşeyin)

Emre'nin, İ.Toroman'a arkadan yaptığı müdehale;
2. 'oluşturulmaya çalışılan gündem maddesi'.. Yakıştıramadım.. İ.Toroman'ın mevsim geçtikten sonra kendini yere bırakması ayrı bir kompozisyon olacaktır fakat Emre'nin böyle bir mevzuya girişmesi yakışıksız bir durum oldu.. Böyle bir müdehalede bulunmasaydı keşke..

Eşdeğer;
28.01.2009'da oynanan Beşiktaş-Ankaraspor maçında Rodrigo Tello ile Weeks arasında geçen pozisyonu hatırlayalım önce.. http://www.ligtv.com.tr/VideoHaber/?r=1&hid=49558.. Daha sonra yine şahit olduğumuz bir "idman kavgasında", Tello'nun Serdar Özkan'a yumruk atması konusu.. Ve işte asıl eşdeğer maddemiz, kimse görmedi değil mi Tello'nun maçın 87. dakikasında Semih'e attığı yumruğu?


Emre nasılsa agresif bir oyuncu, arkadan tekme atar, sizde yazarsınız gazetelerinize.. Bir kaç tane sert bakışlı fotoğrafını koyarsınız olur biter.. Benzer konuda daha önce vukuatları olan bir adamın konusu neden edilmiyor?

Eğer maçtan sonra güzel olmayanları konuşacaksak, hepsini konuşalım..
Güzellikleri konuşacaksak Volkan'ın penaltı çıkarışını anlatın, Gökhan'ın ameliyatını erteleyip oynamak istediğini ve harikalar yarattığını konuşun, Selçuk'un performansını anlatın, tribün performansından bahsedelim..


İşi ağlama pozisyonuna getirenler; "penaltı vermedi, ofsayt değildi, pipisini gösterdi" gibi ifadelerle değil, gerçeklerle, olan olaylarla ve yukarıda dediğim gibi 'bütün olan olaylarla' ilgili konuşalım..


Konu çirkinleştikçe "Ferrari'ye bindik, Kadıköy'de Fink attık" gibi cümleler duyarsınız tabi.. Tüm istatistiklerde geride olmanıza rağmen, Beşiktaş'ın ilahi bir adımla önde olduğunu gösteren konuşmalarınıza istinaden "siyah beyaz film gibisiniz, koyup koyup izliyoruz" diyenlerede kızmayın o zaman.. Son olarak 2. dakikada 1-0 öne geçtik, oldu mu sana yine "2'de 1" modunda olanlara öfkelenmeyin..


Bu minvalde düşünenlere yazının fotoğrafını hediye ediyorum..
Aç ağzını, yum gözünü..
Gökten üç emzik düşmüş..

Sen Olacaksın Bu Takımın Kaptanı

Sen olacaksın bu takımın kaptanı..



Sen ki duran takımı ateşleyen.. Türk futbolunda sağ-bek anlayışının tam idrak noktasına teknik, hız ve isabetli orta tanımlarını katan.. Sen ki takımın 2-0 geriye düştüğünde dahi maç içinde sana türlü maskaralıklar yapan oyuncuyu kırmızı kart gördüğünde hakeme saldırmasını engelleyen, sakinleştiren.. Sen ki boyun 1.60'ın sınırlarına tecavüz ederken deve boylu adamlardan kafa topu alan.. Sen ki kilometre hesaplamalarında hep başta duran, en çok koşan.. Sen ki duruşunla, oyununla ve en önemlisi adamlığında tüm takım taraftarlarının takdirini almış olan.. Sen ki ameliyatını erteleyip takımını yalnız bırakmayan.. Sen ki en güzel gol sevinci fotoğraflarımızın, en güzel adamı..



Sen olacaksın bu takımın kaptanı..

16 Nisan 2010

Tahir Öğretmen ve Çocukları


Yeni bir eğitim yılı başlıyordu.. Kasvetli ve kapalı bir hava vardı dışarıda, yağmurlu.. Pencerenin kenarında, kravatını bağlarken hissetti bunu Tahir öğretmen.. Uzun bir aradan sonra, sabahın yedisinde okul yolunu tutacaktı.. Ceketini üzerine aldı ve yola koyulmak için kapıyı araladı.. Yan komşusu Melahat Hanım ve apartmanın kapıcısı Cafer Efendi’nin onu fark etmemesine bir anlam verememişti.. Oysa ki her sabah selamlaşırlardı.. Bunu düşünmeye başlamıştı ki, bu düşünceden sıyrılmasına neden olan bir ses duyuldu. Bir polis aracı, sireni açık bir şekilde yanından geçiyordu..

Tahir öğretmen, yine 12 Eylül sabahı evine gelen ekip aracını ve gözaltına alınmasını düşündü.. Daha yeni ilkokula başlayacak oğlunun ve eşinin gözü önünde, yaka-paça gözaltına alınması için araca bindirmişlerdi.. Oğlu Cevahir'in, pantolonunun paçasına sarılıp "Babamı nereye götürüyorsunuz?" diyerek ağlamasını hiçbir zaman unutamıyordu.. Şubede yaşadığı işkenceleri sanki tekrar yaşıyormuşçasına elinde tuttuğu öğretmen çantasının ağırlaştığını hissetti. Taşıyamaz hale geldiğini farketti.. Boğazına geçirilen ipi gözünün önüne getirince bir an soluğunun kesildiğini anladı. Elleriyle boğazını okşadı.. Polis otosunun sireni artık duyulmuyordu ki, Tahir öğretmen okula yaklaştığını fark etti..
Her yeni eğitim senesinin başında olduğu gibi okul yolları renkliydi. Birinci sınıfa başlayacak olanlar aileleriyle geldiği için okul önü daha bir kalabalıktı haliyle.. Bu cıvıl cıvıl kalabalığa bakan Tahir öğretmen, yeni bir sınıfta eğitim yılına başlamanın heyecanını daha fazla duydu yüreğinde. Yeni çocuklar, taze beyinler..

Ve sonunda beklenen zil çalmış, öğrenciler sınıflara çıkmıştı. Sıra öğretmenlerin sınıf kapılarını aralamasına gelmişti.

"Günaydın çocuklar! Nasılsınız bakalım? Ben sizin yeni öğretmeniniz olacak kişiyim. İsmim Tahir. Bundan sonra sürekli beraber olacağız. Sizler bu sıralarda okuma-yazma öğreneceksiniz. Ben de öğretmeniniz olarak bu konuda elimden geleni yapacağım. Ama ilk dersimizde tanışalım isterseniz? Mesela senden başlayalım. Söyle bakalım senin ismin ne yavrum?"

- Fatih
- Kaç yaşındasın Fatih?
- Annem bu kadar yaşımda olduğumu söylüyo (parmaklarıyla yaşını göstererek)
- 7 yaşındaymışsın Fatih’ciğim.. Güzel. Peki, büyüyünce ne olmak istiyorsun?
- Doktor olmak istiyorum ben!
- Bak sen şuna hele.. Çok güzel bir meslek bu. Niye doktor olmak istiyorsun?
- Doktor olup insanların ölmelerine izin vermicem, onları iyileştiricem.
- Peki, sen hiç hastalanınca hastaneye gittin mi?
- Gittimm. En son hastalanınca annemle-babam götürmüştü. Zaten ondan sonra doktor olmaya karar verdim. Çünkü..
- "Çünkü..." dedin, anlatmayacak mısın? (Öğretmen biraz bekler, cevap alamayınca) Neyse daha sonra anlatırsın.

- Haydi yavrum sen söyle bakalım ismini.
- İsmim Mustafa öğretmenim.
- Kaç yaşındasın Mustafa?
- 8 yaşındayım öğretmenim.
- Saymayı biliyor musun? Kaça kadar sayabiliyorsun?
- 10'a kadar.
- Kim öğretti sana 10'a kadar saymayı?
- Ablam.
- Sen ne olmak istiyorsun? Var mı olmak istediğin bir şey?
- Var öğretmenim... İnşaat mühendisi olmak istiyorum...
- Bak sen, inşaat mühendisini de biliyor... Çok çok iyi. Niye istiyorsun bakalım inşaat mühendisi olmayı?
- Sağlam evler yapmak için..
- Ooo sağlam evler.. Aferin sana. Peki niye?
- Depremde yıkılmamaları için.
- Sen hiç deprem olduğunu hissettin mi Mustafa?
- Ben mi? Şey...
- Tamam tamam korkma! Anlatmasan da olur..

- Peki, senin ismin ne kızım?
- Dilara.
- Ne güzel isimmiş bu böyle.. Kim vermiş bu ismi sana?
- Babam.
- Baban ne iş yapıyor peki kızım?
- Bi lokantada çalışıyor.. Şey.. Tamam, tamam hatırladım garson..
- Sen ne olmak istiyorsun?
- Henüz karar vermedim tam..
- Ama bir şeyler var değil mi aklında?
- Var ama utanıyorum söylemeye.
- Söyle kızım utanılacak bir şey yok.
- İyi o zaman. Başbakan olmak istiyorum!
- Bunda utanılacak ne var ki kızım?
- Ama öğretmenim annem hep başbakana kızıyor, yalan söylediğini söylüyor.
- (Tahir öğretmen bu cevaba çok güler) Sen niye başbakan olmak istiyorsun peki?
- Ben mi? İstiyorum işte!

Zil çalmış ve Tahir öğretmen, öğretmenler odasının yolunu tutmuştu. Her zamanki yerine, bir gazete alıp geçmişti. Ama kimse onu yine fark etmemişti.. Daha gazetesine göz atmamıştı ki, öğretmenlerin üzüntülü üzüntülü birbirleriyle konuşmalarına kulak kabarttı.. Hepsi de rögarın içine düşüp ölen çocuğu konuşuyordu. Bu süre konuşulanları işitmişti.. Bir an oğlu Cevahir’in elinden kayıp o çukura düştüğünü gözünün önüne getirince ürperdi.. Ve içinden konuşmaya başladı;

"Allah bildiği gibi yapsın hepsini! Her gün bir çocuk bir çukura düşüyor ve can veriyor.. Bir de çocukları çok seviyorlarmış gibi objektiflerin karşısına geçip çocuklara hediyeler dağıtıyorlar utanmadan.. Oysa yavruların mezarlarını yine onlar kazdırıyor.. Onlar değil mi ihaleleri gözlerini kâr hırsı bürümüş patronlara veren? O patronlar değil mi, o mezarları kazan? Ama yok, yook! Bir gün o mezarlara kendileri girecek ve bir daha çıkamayacaklar, inanıyorum.. Yarınlar bu bilinçle yetişiyor hiç merak etmesinler.."

Tahir öğretmen gazetesine dönmüştü.. İlk sayfaya bakmasıyla şok olması bir olmuştu.. Gözleri açıldı birden.. Biraz önce "Başbakan olmak istiyorum" diyen kızın, Dilara'nın o gülen, masum yüzü gazete sayfasının tam ortasındaydı.. Hiçbir anlam veremiyordu. Gazete rögara düşen Dilara'nın öldüğünü yazıyordu. Bir anlam veremiyordu, rüya olmalı dese de bu bir rüya değildi ve içi içini yer olmuştu. Ki öğretmenler konuşurken içlerinden birinin "Kaçak binanın altında kalan Mustafa, ailesinin parası olmadığı için hastane kapısından geri çevrilen Fatih'in ölümünün, Dilara'nın ölümünden ne farkı var ki?" dediğini anımsamıştı. "Bu çocukların hepsi biraz önce benim sınıfımdaydı" dese de, öğretmenler odasından çıkıp koşmaya başlamıştı.. Tahir öğretmen'in bağırmasını duyan olmamıştı.. Ama öğretmenlerin tek garibine giden, penceredeki tülün rüzgarın esintisi ile havalanması olmuştu..

Tahir öğretmen hayatında hiç bu kadar hızlı koşmamıştı. Bir taraftan Fatih'in neden doktor olmak istediğini anladı. Çünkü Fatih ailesinin parası olmadığı için hastane kapısında kalmıştı. Öyle ya sınıfta sorduğu soru yarım kalmıştı. "Ya Mustafa!" diyordu. Doğru ya, Mustafa'nın "İnşaat mühendisi olmak istiyorum öğretmenim." deyişinin altında yatan, kaçak binanın altında kalmasıydı..

Masum, gülen gözlü Dilara'yı düşündü ve onun da niye bu yaşta ülkeyi yönetmek istediğini anladı.. Bir bir bu düşünceler Tahir öğretmenin aklından geçiyordu. "Onlar ölmüş olamaz" düşüncesiyle koridorda koşmaya devam ediyordu halâ. Okul koridorundaki çocukları Dilara'ya, Fatih'e, Mustafa'ya benzetiyordu.. Çocukların gözlerinde, onların umutlarını görüyordu.. Bu çocukların içinden "Dilaralar, Fatihler, Mustafalar niye öldü?" diye hesap soracak başka çocukların çıkacağını düşünüyordu.. Ama artık öğretmeni olduğu sınıfın kapısının önündeydi nihayet. Tahir öğretmenin kalbi artık yerinden çıkacak gibi çarpıyordu..

Sınıfın kapısını açtı... Dilara'yı, Fatih'i ve Mustafa'yı birlikte oyun oynarken görünce dünyalar onun olmuştu, hepsi ordaydı işte! Hiçbiri ölmemişti, yaşıyordu.. Biraz önce aklından geçenlerin hiçbiri geçmemiş gibiydi. Çocuklar öğretmenlerini görünce oyunlarını bitirip, yerlerine geçmişti. Dilara izin isteyerek ayağa kalkmıştı. Öğretmenine bir soru sormak istediğini söyledi.. Tahir öğretmen "Sor bakalım Dilara." dedi..

- Öğretmenim boynunuzdaki o kalın ip niye, ne o?

Tahir öğretmen hiçbir şey anlamamıştı.. Dilara bunu fark edince ipi parmağının ucuyla gösterdi..
Tahir öğretmenin eli ipe gitti ve oğlu Cevahir'in "Babamı nereye götürüyorsunuz?" diye ağlamasını bir kez daha hatırladı..

Birden sınıfın kapısı açıldı ve sayın müfettiş, okul müdürüne şöyle seslendi;
- Bu sınıfın öğretmeni ve öğrencileri nerede?

13 Nisan 2010

Topçu Lakabıyla Anılır


Böyleydi eskiden.. Bir Ahmet'i, diğer Ahmet'ten ayırt etmek için hemen isminin önüne bir lakap yapıştırılırdı..

Tırnik Hasan, Yabönlerin Memet, Törtör Kazım, Tiye Bekir, Göden Ali, İtfaiyeci Ömer, Eddük İbraam, Bısdılık İsmet, Leks İbraam, Gaymam Cumur ve daha niceleri..

Örneğin Gaymam Cumur, severek okuduğumuz yazar ustamız Hakan Dilek'in babasıdır aynı zamanda.. Zamanın Çarşambaspor'un topçusu.. Aslında ismi Ceyhun fakat semtte Cumhur derlermiş, daha doğrusu diyemezlermiş, Cumur işte.. "Gaymam" ise, herkese sevgi sözcüğü olarak 'kaymağım' dediğinden kaynaklanıyor.. Şiveyle birlikte olmuş babamızın lakabı; "Gaymam Cumur"

Leks İbraam misal; adı üzerinde, Leks işte.. Canti adammış.. Briyantinli saçları, o eski toplar hele, sibop tarafına kafa vursa bile bozulmazmış o Ayhan Işık tipi saçları.. Üstelik topla çok oynarmış, vurur gibi yapıp, rakibi kıçını dönünce alır topu gidermiş..
Leks İbraam kalmış adı..

Eddük İbraam ise ateşli bir maçta, top önüne düşmüş çamurlu sahada, ayaklarına ağır gelen potinlerini kaldırmış, kapatmış gözünü vuracak topa; ıska.. "niye topa sert vurmadın be" diye çıkışan takım arkadaşına, sahanın ortasında açmış ellerini "eddük daa gardaşım, eddük!" diye dert yana yana koşmuş geri.. Yani 'ettik' demek istiyor İbraam..

Kasımpaşa'nın "Beleş Hayri"si hep kale önünde son toplara dokunurmuş misal.. Beşiktaş'ın "Baba Hakkı"sını anlatmaya benim lügatım yetmez, 'baba' der, geçerim..

Fenerbahçe efsanelerinden Basri Dirimlili ise bir çarpışmadan sonra yarılan kafasına sarmış çaputu ve maça kanlar içinde devam etmiş.. Lakabı dibine kadar haketmiş; Memetçik Basri..

Her lakabın var bir hikayesi veya sosyolojik bir nedeni.. Adlarına yıllardır şarkılar yazdığımız, besteler yaptığımız o efsanelerin lakapları;

Adanademirspor; Füze Selami, Kartal Yaşar..

Altay; Kara İnci Vahap, Kılıbık Yılmaz, İzmirgülü Zinnur, Arap Faruk, Şeytan Aytekin, Üstad Ayfer, Çılgın Behzat, Deve Necdet..

Altınordu; Mamako Saim, Kasap Nehir..

Balıkesirspor; Pırpır Rıdvan, Tango Niyazi, Çete Taner, Odun Ercan, Sarı Fuat, Kelle Coşkun, Beton Fehmi, Takoz Kamil..

Beyoğluspor; Keçi Mikail, Efendi Avram, Rüzgâr Panayot, Topaç Kemal..

Eskişehirspor; Koko Burhan, Tarkan Bilal, Kuşçu Nuri, Köfte Burhan, Koca Usta, Çengel Fethi..

Beşiktaş; Türko Şükrü, Baba Recep, Arap İhsan, Çengel Hüseyin, Kör Tuğrul, Baba Hakkı, Sanlı Kaptan, Arap İhsan, Takoz Recep, Tavşan Sami, Şifo Memet, Sarı Fırtına Metin, Kibar Feyzo, Kedi Kaleci Varol..

Fenerbahçe; Üstad Zeki Rıza, Yavuz İsmet, Çarli-Jilet Yılmaz, Sinyor Bartu, Donanma Kamil, Maymun Selahattin, Lastik Şükrü, Manda Özcan, Sobacı Hazım, Ordinaryus Lefter, Taka Naci, Bego Ahmet, Memetçik Basri, Canavar Burhan, Mikro Mustafa, Puşkaş Ergün, Hans Levent, Lavton Suphi, Kepçe Apdullah, Şeytan Rıdvan, Gonzales Aydın, Çingene Engin, Arap İsmail, Kova Yaşar, Paşa Hüseyin, Deli Bahtiyar..

Galatasaray; Aslan Nihat, Leblebi Mehmet, Baba Gündüz, Taçsız Kral Metin, Berlin Panteri Turgay, Arap Samim, Piç Kadri, Artist Suat, Sementha Fatih, Çilli Mehmet, Torik Necmi, Kova Osman, Sarı Muzaffer, Ayı Gökmen, Papaz Erhan, İgor Haydar..

Kasımpaşa; Çolak Yılmaz, Arap Çetin, Beleş Hayri..

Göztepe; Buldozer Fevzi, Fuji Memet, Kel Nihat, İmparator Sado..

Trabzonspor; Dobi Hasan, Takoz Cemil, Çaycı Ahmet..

Vefa; Atom İsmet, Tenekeci Garbis, Tahtabacak İsmet..

Samsunspor; Uçan Manda Erdoğan, Gozgoz Yılmaz, Deli Hakkı, Ayı Naim..





Kaynak; Hakan Dilek

"şuut, az farkla taç!"


"Alex'i önlem alacak kadar büyütmeye gerek yok" diyen oyuncu, "Onların işi de zor, çünkü geçen sezonun çifte kupalı takımına karşı mücadele verecekler" ifadesini kullandı..

Yılda 3.5 milyon € alan ve şu ana kadar 2 golü bulunan büyük transfer 'Beşiktaş'ın çocuğu Nihat' söylemiş bu lafları..

Nihat'ın söylediklerinden şu tespiti yapmak güç değil; Beşiktaş Camia'sının ortak literatürü olan 'kendini önemli hissettir' dalgası yönetimden taraftara kadar sıçramış durumda.. Şampiyonluk şanslarının kalmadığını anlayan Denizli "şampiyon'u biz belirleriz" gibi bir cümle sarfediyor, tüm medya onu kâhin ilan ediyor.. Anlaşılamaz birşey bu.. Kimse sorgulamadan, "yahu kardeş, sen bırak rakipleri, ne yaptın bu takıma, geçen sene neydik, şimdi ne olduk" demeden, ulu bilge tadında yaklaşılıyor..

E bu etkileri 'Beşiktaş'ın çocuğu Nihat"ta görmek uzun sürmedi tabiki.. Alex'i geçtim, acaba Beşiktaş'ı nasıl önplana çıkartacak diye okudum haberi, bekliyordum bunu.. Demiş ki zat-ı muhterem; "geçen senenin çift kupa alan takımına karşı mücadele edecekler".. Cümlede yanlışlık yok, doğru.. Fakat başka söyleyecek hiç mi birşeyin yok? Sulukule'ye çevirdiniz güzelim yeşil sahayı..

Önlem almaya gerek görmediğin Alex, Fenerbahçe bünyesi altında Beşiktaş'ı en çok seven oyuncudur.. Ufak bir istatistik bilgisi olsun.. Ayrıca umarım önlem almazsınız, umarım..

(son 10 sene)
8 Gol : Alex
5 Gol : Serhat
3 Gol : Güiza‚ Hooijdonk‚ Tuncay
2 Gol : Semih‚ Preko‚ Moldovan‚ Kezman‚ Deivid

Nihat, Şükrü Saraçoğlu'nda kale arkasındaki alt tribün taraftarları ve foto muhabirleri önlem alıyor senin için.. Ben ne olur ne olmaz diye Yoğurtçu Parkı'nın girişindeki köfteci İsmail Ağbiye de haber verdim, tezgahı stada doğru çevirmesin diye maç anında..

Bizim önlem paketlerimiz bunlar..
Yahu Nihat'ım, senin bu mevzular hakkında konuşabilmen için önce gol sayısında Bursaspor'un kalecisi Ivankov'u geçmen gerek miyor mu be hacı?
Neyse..
Haydi rast gele..

12 Nisan 2010

Söyleyin O'na, Darılmasın


-Başınız sağolsun..
-Amin‚ sağolasın..

Bomboş bir cami avlusunda‚ bir tabut‚ bir imam ve üç-beşi geçmeyen cemaatle kılınıyordu bir cenaze namazı, ikindi vakti.. Neden bu kadar boş diye düşünürken‚ cemaatten gençten birini kestirdim gözüme.. Taziyelerimi bildirip sorayım istedim.. Tam üstüne doğru yürürken bizim mahalle bakkalı Rüstem abinin bir akrabası olduğunu anımsadım.. Bir kaç defa gelmişti mahalleye.. Merhum‚ onunda pek yakını değilmiş esasında..

-Başınız sağolsun..
-Sağolasın.. Bir şey soracak gibi bir halin var?
-Durakta bekliyordum da ben‚ cenazeye bakınca seni gördüm. Rüstem abinin mahallesindenim ben‚ gelip gidiyordun bizim oralara.. Seni görünce merak ettim‚ kimdir diye.. Ama yetişemedim galiba..
-Haa evet‚ hatırladım seni.. Yakınımız değil pek‚ çok uzun hikayedir aslında.

Birkaç defa sohbet ortamı oluşmasına rağmen pek ısınamamıştık birbirimize.. Lakin cenaze olmasına rağmen üzerinde Fenerbahçe forması vardı Samet'in.. Zamanım vardı‚ merakta etmiştim şu uzun hikayeyi..

-Olsun‚ dinlerim ben‚ zamanım var..
-Şurda çay içelim o halde..

Kuzguncukta‚ tam ortasında kömür sobası yanan sevdiğim bir kıraathane vardı‚ hemen girdik oraya..

Ustam iki çay sana zahmet!

-Eee anlat bakalım rahmetli Cemil'in hikayesini.. Samet afedersin ama, cenazedeydin ama üzerinde forma var, nedir sebebi?
-Uzun hikaye dedim, seni yordum buraya ama, anlatacak halim yok pek.. Bir çay içeyim ben, al sende şunu oku..

Cebinden iki üç sayfa çıkardı‚ katlanmış‚ düzeltip bana uzattı.. "Al oku" dedi‚ rahmetlinin yaşamının kısa özetidir.. Çok merak etmiştin. Direkt mevzuya girmiş..

"Gençliğinin sonuna dek yaz tatil nedir‚ hiç bilmedi.. Ya olmadık işlerde çalıştı‚ yada mahallesindeki yoksulların çocuklarına para almadan‚ almayı düşünmeden ders verdi.. Lise yıllarında sık sık intihar etmeyi düşünürdü‚ ama intihar edecek kadar cesur değildi; bu yüzden kendisini bütünüyle derslerine adadı.. Arka sıralarda oturan‚ dersleri dinlemeyen ve fırsat buldukça okuldan kaçan arkadaşlarına özenmişti en çok.. Düşlerinde en çok kahraman olmayı hayal etti.. Topluma yön veren‚ insanlara adaleti dağıtan‚ cesur bir kahraman.. Bir sevgilisi olsun istedi.. O uzun‚ o bitmek bilmeyen gençlik yıllarında hiç sevgilisi olmadı.. Kahraman olmak içinse önce bir ideolojiye gönül vermeye karar verdi.. Gençlik yıllarının en ateşli dönemlerinde Fenerbahçe sevgisi tavan yaptı.. Fakat‚ ona mantıklı gelen ideolojisi ile Fenerbahçesi arasında seçim yapmak durumunda kaldı.. Çevresi ikisini de kaldıracak düzeyde değildi zira.. Forması hep içindeydi‚ üstüne gömlek giyerdi.. Belli olmasın diye kalın ve koyu renkli gömlekler giyerdi hep.. Zaten bir giydiğini üç dört gün çıkarmazdı üstünden..

Halbuki ailesi Cemil Turan'dan esinlenerek vermişti Cemil ismini.. Maçlara gider‚ hatta deplasman yollarında kavga eder‚ karakollardan toplardı ailesi.. Deli gibi aşıktı sarı-lacivert renklere.. Ama‚ bir karar verdi ve formasını o günden sonra hep içine giydi.. Üniversite yıllarında yoğun sigara dumanı ve gergin bakışların altında gece yarılarına kadar süren seminer çalışmalarına katıldı.. Dünya ve insan hakkında ne kadar bilmediği şey varsa hemen öğrenmek istiyordu.. Çünkü seminerlerde dinledikleri ve oraya gelen gazete ve dergilerde okuduğu yazılara göre o güne dek öğrendiği bilgilerin neredeyse tamamı yalan ve yanlıştı.. O günlerde kendisini en çok Jack London´ı örnek aldı.. Günde ondört saat bir lokantada soğan ve patetes doğrayan‚ kalan yedi saatinde kitap okuyup öykü yazan‚ geceleri en fazla iki yada üç saat uyuyan Jack London ´ı..

Semt pazarlarında‚ okul önlerinde örgütün gazetesini sattı.. Dünyanın o güne kadar gizli kalmış ne kadar gerçeği varsa elindeki gazetede yazdığına inandı.. En yoksul‚ en hücre semtlerde yağmur‚ çamur demeden ve oradan her an karşılarına çıkacak olan karşıt görüşteki insanların silahlı saldırı olasığına hiç aldırmadan örgütün görüşlerini yaydı.. Etrafına toplanan insanlara haykırırken‚ dünyanın en kutsal sözlerini söylüyormuşcasına gurur duydu kendisiyle.. İnsanlığın kurtuluşu için ölümü göze almış şövalye gibi hissediyordu kendini.. Zaten o yıllarda en büyülü‚ söylenenlerin içinde en etkili slogandı o; Ölüm nereden gelirse gelsin‚ hoş geldi‚ sefa geldi..

Köyden henüz göç etmiş ve başını sokacak evi olmayan yoksul insanlara yapılan gecekondu inşaatlarında çalıştı.. Çoğu kez bu çalışmalar sırasında jandarmalarla silahlı çatışmalar çıkar‚ gözlerinin önünde arkadaşları ya can verir‚ yada yaralanırlardı.. Okula diye çıktığı evine üzerinde arkadaşlarının kanı sıçramış çamurlu pantolon ve ayakkabılarla dönerdi.. Yüzündeki en derin çizgiler‚ arkdaşlarını toprağa verirken oluşmuştu belki de.. Bütün bu ölümler‚ bütün bu yok oluşlar o yıllar çok hızlı yaşanıyordu ama‚ tortusu derin bir şekilde içine çöküyordu.. Yıllar içinde o acılar‚ karakterini belirleyecekti.. Her yerde öyle büyük bir öfke ve öç salgını hüküm sürüyordu ki‚ ayakta kalmak ve varolduğunu kanıtlayabilmek için sadece fedakar‚ iyi kalpli ve ölümü göze almak da yetmiyordu‚ hemde hiç yetmiyordu.. En çok acımasız olmak ve amaç için her aracı meşru saymak gerekiyordu artık.. Ne yazık ki kahramanlıkların ölçüleri hızla değişiyordu.. Koşulsuz ve ölçüsüz bir şiddet bütün hayallerini‚ bütün umutlarını örtüyordu.. Lise yıllarında kendisini öldürememişti‚ üniversite yıllarında ise karşıt bir görüştekini.. Ondan istenenler farklıydı artık(!)

O dönemin kahramanlığına içi hiç acımadan veda etmiş‚ ama yinede yaşıyor olmak ona hiç bir sevinç vermemişti.. Kirli bir kanla gölgelenen‚ uzun ve uğursuz bir gece gibi bitmek bilmeyen üniversite yıllarında da hiç sevgilisi olmamıştı.. Çünkü o yıllar insan sadece silahına sevgili olabilirdi‚ birde çok uzaktaki ütopyasına! Onun silahı hiç olmadı.. Çevresindeki kadınlar ise ebedi kız kardeşleriydi.. Birlikte ölüme çalışan insanların elele tutuşması bile yasaktı..

Bir kadınla ilk defa genelevde birlikte oldu.. Genelevdeki odanın duvarına asılı çıplak kadın posterinin altında şunlar yazıldı; "Filiz‚ sen bu düzenin bataklığında açan bir çiçeksin / Cemil".. Askerliğin ilk aylarında komutanın tekine "efendim" dediği için berbat‚ koşulları en kötü birliğe gönderildi.. Erlerin bazıları sakat‚ çoğu kültürsüzdü.. Kendini yalnız hissetti bu nedenlerden dolayı.. Toprağın altına gömülmüş‚ çamurdan çay ocağına‚ eğitim saatlerinden arta kalan zamanlarda en çok Edip Cansever´in şiir kitaplarını okudu; Eylül‚ en umutsuz sesiyle gelmiş.. Ağustoslar kirlenmiş.. Özlemler ve hayaller tragedyaya dönüşmüş.. Kahraman olmak isteyenler kimsesiz ve mutsuz birer insana dönüşmüştü..

Ama hayattan kopamıyordu yinede.. Sabahları askerlerle beraber terkedilmiş köylere doğru koşarken gözlerinin arkasında aşkın o kutsal yüzü saklıydı artık.. Yoksa dayanamazdı askerliğe‚ dayanamazdı o kokuşmuşluğa‚ o çaresizliğe.. Dönüşte o kutsal yüzle evlendi.. Onu hayata bağlayan kutsal yüz‚ ruhunun kiracısı olmuştu.. Kendini öldürememiş‚ kahraman olamamış‚ hep uzaktan sevmiş‚ hep kırılmış‚ vurulmuş‚ incitilmiş ama yinede kimseyi öldürmemiş‚ evliliğini bile sürdürememiş ve kovalandığı yanlızlığında şuna inanmış ve inandırmıştı; Yaşamayı beceremiyordu o..

Bunu anladığı an yazmaya başladı.. Her şeyden‚ kendisinden bile daha çok yazı yazmayı seviyordu.. Artık yazarak kendisini öldürüyor‚ yazarak kahraman oluyor‚ o acılarla dolu zor gençliğinde‚ ona onca mutsuzluğu yaşatanları yazarak öldürüyor‚ o uzun gençliği boyunca yanına bile yaklaşamadığı kadınların kalbini yazarak kuşatıyordu.. Oysa hayattan kaçmak‚ kendine sığınmak için yazıyordu.. Çünkü sadece yazarak istediği hayata ulaşıyordu.. Çok istediği halde hayatına geçiremediklerini yazılarında yaşıyor‚ yazısında hissettiriyordu.. O yoksul‚ o sonsuz‚ acemilikler‚ o yetersizliklerle dolu hayatını yazarak gizliyordu.. En yakınındakiler bile onu bu düzenin ahlakıyla ve önyargılarıyla yorumlayıp bir kalıba soktuklarında yazdıklarına onca saklandığı halde canı yinede çok acıyor‚ biraz daha derine‚ sözcüklerin altındaki o kana; binlerce isimsiz insanın‚ unutulup gitmiş o binlerce ıstırabın içine gömülmek‚ en derine gömülmek istiyordu.. Çünkü yaşarken kendisi olmasına izin vermeyen bu hayat‚ ona bu hakkı yazarken bile vermiyordu.. Hayatını kurban ettiği yazı bile bu acımasız‚ bu şefkatten uzak hayatın bir parçası olup çıkmıştı..

Hep imkansızı istemişti o‚ imkansızı.. En sonunda aklını yitirdi.. Kirada olan evine uğramadı bir daha. Alkole verdi kendini.. Nerede kaldığı belli değildi‚ belki sokaklarda.. Şarapçı oldu çıktı.. Görenler acıyıp şarap parası veriyormuş.. Halinden memnundu.. Fakat tanıdıklarından kimse yanına yaklaşamıyordu.

Lanet olası bir gün‚ tanındı.. Gizlendiği dünyasından çıkardılar.. İşkence gördü.. Sonra salmışlar.. Hastalanmış Cemil.. Ciğerleri su toplamış.. Şaraba devam etti‚ içkisini elinden hiç düşürmedi.. Ayyaş yaşamında birgün sızdı ve bir daha ayılamadı.. Sağlık ekipleri ölü bedenini taşırken yırtılmış gömleğinin altında çubuklu forması görünüyordu.. Ve altıda bir not; "Aşklarıma hep sadık kaldım.. Biri hariç..

Fenerbahçesinden utanan birisi.. Çok garip geldi bu bana.. İnsan sadece bir futbol takımından neden utanır ki? Mekanın cennet olsun Cemil‚ Rahat uyu! "

Böyle yazmıştı Samet.. Gözlerimin dolduğunu anlamıştım zaten bittiğine yakın ama son cümlelerde tam isminin üzerine bir iki damla düştü..

Bana bakıyor, okuduklarım hakkında birkaç cümle etmemi bekliyor haliyle.. Söyleyecek pek birşey bulamıyorum.. Cümle kurmak için aklıma mantıklı kelimeler gelmiyor..

-Kalemine sağlık Samet‚ çok acıklı gerçekten. Davasını bırakmamış hiç..
-Evet‚ topladığım bilgiler hep bu yönde. Örnek olmasada etkiyelici bir yaşam..
-Öyle.. Peki kimi-kimsesi yok mu gerçekten?
-Kimsesi yok dostum.. Sen Fenerli misin?
-Evet!
-Forması bende‚ ben anlamam bu top işlerinden.. Vereyim mi sana?
-Gerçekten mi.. Çok sevinirim..

Birkaç hafta sonra forma elime ulaştı.. Eski forma‚ çok hoşuma gitti.. Fakat bir borcum vardı ödemem gereken.. Cemil'in yanına gitmem gerek.. Mezar taşını ben yaptırırım diye düşündüm‚ boynumun borcudur.. Kimsesi yok madem.. Soruşturdum‚ gittim..

Karacaahmet Mezarlığı.. Mezar taşı yapılmış zaten.. Üzerinde şu ibare var;


D. tarihi . Ö. Tarihi .
Fenerbahçeli Cemil Kafkas.
SÖYLEYİN ONA‚ DARILMASIN
Ruhuna el-fatiha


Ayakucuna oturdum Cemil'in, toprağın.. Elimde forma, toprağına sürüyorum, ağlıyorum.. Akşamdı.. Yağmur vardı.. Güç bela kalktım.. Ellerimi arkada bağladım, başım yukarda;



SAARIIIIII..

Futbol ve Sinema

Çok güzel hareket..
Aşağıdaki linkten bu mevzuya dahil olabilirsiniz..
http://books.google.com.tr/books?id=_3GIsM2GpZUC&printsec=frontcover&dq=futbol+ve+sinema&source=bl&ots=i2PvvrXRMs&sig=q80Gj65rEW-UAYdWjXQi6aJQr2E&hl=tr&ei=BQjDS8PTDcemOPiW3JYE&sa=X&oi=book_result&ct=result&resnum=3&ved=0CBEQ6AEwAg#v=onepage&q&f=false

Sinema ve Futbol demişken, herkese soruyorum; hiç mi düşünmediniz Hababam Sınıfı'nın tümü neden Fenerbahçelidir diye!?

Halkın takımı Fenerbahçe!

Neyi Doğru Yaptınız?


Galatasaray'ın tribün grubu Ultraslan, 11 Nisan 2010 Diyarbakırspor maçında yaptıkları protesto ile futbolseverleri kendilerine güldürdüler.. İlk önce pankartları ters asarak futbol takımına, daha sonra yıllardan beri tekrarlanan Fenerbahçe mağlubiyeti sonrası zevk-i alemlere dalan büyük transfer Jo'ya protestoda bulundular..

Öncelikle belirteyim ki şu futbolcu ıslıklama/yuhlama işi çok can sıkıcı ve tribün lügatından çıkartılması gereken bir olgu olduğunu düşünüyorum.. Kadıköy'de Alex bile yuhlandı zamanında (AZ Alkmaar), Selçuk ve Deniz ise sürekli bu tepkilerden nasibini alanlar..

Futbolcu ıslıklama tepkisinden geçtim, pankartı ters asmak ne oluyor? Ultras kültüründe, özellikle İtalya'daki Ultras Gruplarının arasındaki anlaşma "pankartını rakip takım taraftarına kaptırırsan, tarihe karışmak zorundasın" ve kaptırılan pankart rakip tribünde ters asılır..
Bu tepkinin anlamı budur..

İsminiz çakma, protestonuz çakma..
Takıma tepki vereceksen dünya tribünlerinin yaptığı gibi maçı 'izlemekten' feragât ederek grup olarak sırtını dönersin sahaya.. Fakat 'izlemekten' feragât etmek Galatasaray tribünleri için olmaz birşeydir.. Zira sadece maç seyrediliyor zaten.. Arada 2 tokmak sesi geliyor, hepsi bu..
Takım gol attığında sevinen, maç öncesi mini gazlama çalışması yapan, maç başlayınca ise izleyen ve olası bir gole sevinen bir grup geliyor benim aklıma uA denildiğinde.. Tribünlerin takımı ateşlemesi gerekirken, takımın tribünleri ateşlemeye çalıştığı bir yerdir Ali Sami Yen..
Başlık konusuna gelirsek.. Evet, neyi doğru yaptınız ki?
Bir zamanlar tarih yazardı, şimdi adını bile yazamıyor..


Peki ya bu?

İşte bunların olduğu bir camiada tribünlerin pankartı 'anlamı dışında' ters asması, eğer zorlarsak tamamen "yanlışlık" olarak bile yorumlanabilir..
"İzleyen" taraftar bu kritik virajlar öncesi takımını protesto eder, pankartları ters filan asarsa, sene sonunda rulo yapmak zorunda kalacaklar, hatırlatırım..

11 Nisan 2010

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Enkazı



İstanbul'da adeta hiç yokmuş gibi, çok sıkıntısını çektiğimiz birşeymiş gibi yeni bir tane daha alışveriş merkezi açılıyor.. Haber bu değil elbette.. Yeni yapılacak olan avm'nin yerinde şuanda tarihi Emek Sineması var.. Yıkılacak..

İdari bürolar, alışveriş merkezi, restoran, cafe, açık ve kapalı yüzme havuzu, sauna, fitness gibi eklemeler yapılacakmış.. Baba Hakkı (Yeten)'in ayak bastığı toprakları koruyun, bize kâfidir.. İnönü Stadı.. Yıkılacak..

Tadilat dediler, hemen dediler, aktif hale getireceğiz dediler.. Kapanalı tam 2 sene oldu.. Atatürk Kültür Merkezi.. Yıkılacak..

Ayrıca "onarıyoruz" bahanesiyle Taksim Meydanındaki Atatürk heykelinin etrafı neredeyse 2 aydır kapalı.. Hemde oldukça geniş bir barikatla.. Sakın ola ki; "1 mayıs gösterileri burada yapılmasın, meydanda tadilat var" cümlesinin ön hazırlığı olmasın bu?
Onarıyorsunuz.. Yıkıyorsunuz..
Venedik Tüzüğünden de mi haberiniz yok takım elbiseli ağbiler, göbekli amcalar?

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Enkazı'na hoşgeldiniz..
Yine bekleriz..

Yavaş Gel

Mahsun Kırmızıgül'ün sinema serüveni hakkındaki eleştiriler genelde 'önyargı' kelimesinde sıkışıp kalırken, en çok okunan köşe yazarı olan Hıncal Uluç'un Mahsun Kırmızıgül'ü savunmasıyla son bulmuş gibidir -yeni bir filme kadar-..
Hıncal Uluç, 2 sene kadar önce "Bir Türk Şarlo'su ile karşı karşıyayız" diye uyarmıştı bizleri.. Mahsun Kırmızıgül'ü, sinema devrimcisi Charlie Chaplin'e benzetmiş olan yazar, sanıyorum ki tıpkı Şarlo gibi filmin senaryosunu kendi yazmış, müziğini yapmış, başrolünde oynamış ve yönetmiş olduğundan dolayı böyle bir benzetme yaptı..

Şarlo ve Mahsun..

Ben, Hıncal Uluç'a bir buçuk acılı Ferdi Tayfur filmlerini tavsiye ediyorum..

Zira Ferdi Tayfur çeşitli senelerde; 6 filmin yönetmenliğini yapmış, 5 filmin senaryosunu yazmış, 3 filmin müziklerini yapmış ve 41 filmde başrol oynamıştır..

bunlardan bazıları; (1986) Affet Allahım - (1985) Haram Oldu - (1988) Bu Talihimin Canına Okuyacağım - (1986) İçimde Bir His Var





Çifte Sevinç





14-Manisaspor - 30
15-Sivasspor - 26
16-Diyarbakırspor - 24
17-Denizlispor - 21
18-Ankaraspor - 0


Fenerbahçe şampiyon olmuş kadar sevinirim..

14 Mayıs 2006 laneti üzerinde olsun..

Sana bin türlü musibet, müstehak!



10 Nisan 2010

Geçirmişler Olsun Rüştü

Beşiktaş'ta forma giymeye başladıktan sonra Fenerbahçe maçlarından önce sakatlanmayı âdet edinen Rüştü Reçber'den beklediğimiz ve üzerine çok önceden konuştuğumuz hareket gerçekleşti..

Trabzonspor maçının 38. dakikasında sakatlanarak yerini Hakan Arıkan'a bırakan Rüştü şaşırtmadı..

Geçtiğimiz aylarda sanki başka kramponu yokmuş gibi maket bıçağı ile ayakkabısını filan temizlerken sakatlamıştı kendini gariban.. Sonra adele sıkışması diye tutturdu.. Şimdi daha inandırıcı olduğunu sanıyor; maç içinde sakatlandığı için..

Geçirmişler olsun Rüştü..
İzlemeye gelseydin bari, ürkme Kadıköy'den..
Hakan Arıkan'a selam söyle; hızlı geçsin Kadıköy'den, oyalanmasın.. Yoksa cilve'ye girer..

Unutulmaz Replikler






"tüm umudunuzu kaybetmek, özgürlüktür.."

-Fight Clup-

*

"devlet adil olduğu sürece güçlüdür.. hükümet adamları kanun çerçevesinde kaldıkları zaman sözleri geçerlidir.."

-Tatar Ramazan-

*

"ben! ben dürüst değilim ve dürüst olmayan bir adamın dürüst olmayışına her zaman güvenebilirsiniz.. dürüstçe söylüyorum bunu.. asıl dikkat etmeniz gerekenler dürüst olanlardır‚ çünkü ne zaman gerçekten aptalca bir şey yapacaklarını asla tahmin edemezsiniz.."


-Jack Sparrow - Karayip Korsanları-

*

-sosyalizm ne ki?
-sosyalizm‚ incir zamanı incir yemektir.. ama herkesin incir yemesidir.

-Beynelmilel-

*

"başka bir gün ölmek için yaşıyoruz.."

-the bucket list-

*

"türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmaz.."

-Devrim Arabaları-

*

"hayallerin varsa seni kullanırlar.."

-Goal-

*

"bir çift kanattınız hüznün rüzgarlarında..
dağılıp gitti melekleriniz..
beyaz'ın öte dağlarında ağlasın ardınızdan‚
bir ağızdan‚
bütün dehşetiyle muamma..
güzel adam!
sen, harbi bitirim‚ sağlam gariban..
ruhuna el fatiha!

-Ağır Roman-

*

"doğru diye birşey yoktur frank.. sadece daha iyi yalan söylemek vardır.."

-Revolutionary Road-

*

"kendini geliştirmek bir masturbasyondur.. sadece her şeyi kaybettikten sonra özgür kalabiliriz.."

-Fight Clup - Tyler Durden"

*

-sigara kullanıyor musun?
-sadece içerken..

-Kardeş Gibiydiler-

*

-yazarım sana..
-yazma.. o zaman bekliyor insan.. ee buraya çok az insan geliyor, çok insan gidiyor..
kalanda bekliyor, ama bazen çok uzun bekliyor.. yani, hani, mesala zannediyorsun ki, bir yoldan birisi gelecek, boş, uzun bir yol, devamlı ona bakıyorsun ve sonra kimse gelmiyor.. yazma, boşver..

-Vizontele Tuuba-

9 Nisan 2010

Boşuna Profesör Demiyoruz..

video

Aşağılamalar, laf sokmalar, karalamalar ve haddiden fazla çirkinliklerin yanında bazen takip ettiğimiz olgunun "Futbol" olduğunu hatırlatanlara selam olsun..

Büyük Taraftara Dokunamazsın FenerAlarm!




Fenerbahçe - Kayserispor maçından birkaç gün sonra reklam alanlarında dönen "Büyük Taraftara Dokunamazsın" başlıklı anonslarda zannettim ki, Fenerbahçe Spor Kulübü Yöneticileri taraftarlarına sahip çıkacak..

Zannettim ki; Kayserispor maçında çıkan tatsız olaylarda emniyet tarafından darp edilen ve gereksiz yere gözaltına alınan taraftarlarımız hakkında birşeyler söylenecek.. Fakat işin gerçeği yeni belli oldu.. Bu vurucu slogan, yönetimimizin yeni projesi ile alakalıymış; FenerAlarm..

25 milyon tahmin edilen, sadece renklere aşık olan bir kitle var.. Kimisinin çıkarı var içimizde, kimisi en saf duygularıyla destek veriyor.. Bazısı çok uzaklarda televizyonda bile izlerken Fenerbahçe'sini, çubuklu formasını giyiyor üzerine..

Peki ya, bu saf sevgiden faydalanıp bu kitleye alarm sistemleri, su ve benzeri türevlerdeki ürünler gibi sporla alakasız 'şeyler' satmak kaygısı niye?

Fenerbahçe ile ilgilenecekseniz, sadece Spor Kulübü ile ilgilenin..
Taraftarla ilgilenecekseniz; reklamlara malzeme yapmayın.. Tribünde aşkımız için canımız yanarken, emniyet teşkilatı hakkında tek bir söz bile söylemeyen yönetim FenerAlarm derdindeymiş demek ki..

Herkes günlüğü 1 dolar'a FenerAlarm taktırsın vicdanının orta yerine..

Eğer sızlarsa vicdanınız, FenerAlarm çalışsın ve Nesrin Sipahi'nin sesinden Fenerbahçe Marşı çalsın..

Vamos Bien Kimdir?









Vamos Bien kimdir, nedir?
Vamos Bien enternasyonalisttir, sarı-lacivert renge gönül veren herkestir.. Lefter Küçükandonyanis'dir, Can Bartu'dur, Karnik Aslanyan'dır, Didi'dir, Dadcu'dur, Rapaiç'dir, Revivo'dur, Rıdvan'dır, Aykut'tur, Pierre Van Hooijdonk'dur, Alex de Souza'dır, Tuncay'dır, Anelka'dır, Appiah'dır.. Bu nedenle Fenerbahçe, Türktür, Lazdır, Kürttür, Çerkezdir, Ermenidir, Rumdur, Yahudidir, Brezilyalıdır, Sırptır, Bosnalıdır, İsveçlidir; kısaca halkların kardeşliğidir!"

Fenerbahçe Dünyadır..

Ben Yalnızım, 10 Yaşındayım..


-Koş bi ekmek kap gel‚ sofraya oturucaz hadi oğlum..

Terlikleri giydiğim gibi fırlardım sokağa.. Ne de olsa sonunda ikramiyeyi indireceğim cebe.. Ekmek 9 bin lira‚ bana verdiler 20 bin lira.. Şimdi 11 bin lira götürsem paraüstü diye‚ 1 lirası bana kalacak‚ 10 bini alacaklar.. Fakat‚ ben iki tane sakız alıyorum‚ paraüstü 9 bin lira kalıyor‚ haliyle almıyorlar bozuklukları.. Yani‚ bin lira kalacakken 9 bin lira kalıyor cepte.. 9-10 yaşında yapabildiğim ekonomi bu..

Daha sonra akşam oluyor; sabah okul için hazırlık yapmamı söylüyor annem.. Hayatım boyunca önemsemedim okulu‚ gidip uyuyorum hemen radyomu açıp.. Melon Şapka..

Sabah olduğunda okul harçlığımı alıyorum tabi‚ bir simit ve bir ayran parası.. Unutmam hiç; simit 6 bin lira‚ ayran 8 bin lira.. Sabahçıydım o vakit‚ kahvaltıda yarım ekmek peyniri mideye indirdiğim gibi çıkardım‚ akşama kadar acıkmazdım.. İşin ucunda 14 bin lira daha koymak var kenara..

Akşam eve geldiğimde yemekten önce günlük taştan kale kurarak "abanmak yok lan" diye uyarılar dağıttığımız sokak maçlarımız olurdu.. Penyem (o zaman t-shirt değil‚ penye idi onlar‚ ne ara değişti‚ anlamadık) sırılsıklam olmuştu terden.. Fakat o acınacak durumda bile hala uyarılarımızı sıralıyoruz "bel üstü gol değil oolum!"..

Akşam ezanı okunmadan evde olmamı isterdi annem.. Maç bitti.. Topun sahibi koltuğunun altına aldı topunu ve maç bitti haliyle.. Dağıldık biz de.. Balkona doğru anneea diye bağırıp bir şey lazım mı diye soruyorum.. Yine bir 20 binlik gelir mi acaba hinliği var tabi.. Vallahi atıyor aşağıya‚ paraya mandal takıp.. Dünkü tarife.. Hooop‚ 9 bin lira daha cepte..

Böyle giderse amacıma ulaşıyorum usta.. Hafta sonu yapıyorum o deliliği..

Bir akşam okuldan geldikten sonra "maalle maçı var anne‚ akşam geç gelicem biraz" dedikten sonra Göztepeden atladım minibüse‚ evlendirme dairesinin orada indim (bu kadar yakın olduğunu bilseydim daha sonraki yıllarda yapacağım gibi -yürürdüm-).. Stadı biliyorum zaten‚ güvenliklere sora sora biletlerin nereden alındığını öğrendim.. Sıra vardı çok‚ ama eve de geç kalmamam lazım.. Gözümü karartıp girdim araya‚ kimse farketmedi bile.. Bücürüm işte‚ kimse yere bakmıyor ki..

Ben yalnızım‚ 10 yaşındayım..

* * *
Sıra bana geldiğinde bozuklukları yıktım adamın önüne‚ garip garip baktı‚ vermeyecek sandım bileti.. Boncuk boncuk terlemiştim o anda.. Birkaç bir şey yaptı‚ uzattı biletimi bana.. Bileti elime alıp bilmediğim bir yöne doğru koştum heyecandan! Kimsenin beni göremeyeceği bir yere gidip biletimi katladım‚ yerleştirdim arka cebime.. Bileti katladıktan sonra da pişman oldum‚ ya geçmezse?

O kadar korktum ki elimden alırlar diye.. Çünkü o bilet‚ benim için o anda dünyanın en değerli varlığıydı..

Daha sonra çabucak eve döndüm.. Mahallede bir yürüyüşüm var ki sorma gitsin! Çok oyalanmadan eve girdim.. Sanki vazo kırmış ama bunu annesinin farketmesini bekleyen‚ farketmezlerse söylemeyecek olan çocuğun bekleyişi gibi birşeydi benimkisi.. Ama nerden anlayacaklardı ki benim maça gideceğimi? 3 gün var maça.. Geceleri uyuyamıyorum..
Ben yalnızım‚ 10 yaşındayım..

* * *

Haberlerde‚ gazetelerde haftasonu oynanacak Fener'in maçından bahsediyorlar‚ bende garip bir duygu var; ben de orada olacağım!..

Maç günü geldi‚ çattı.. Sabah erkenden çıkmam gerektiğini duymuştum sağda solda.. Mahallede kimseye soramıyorum da‚ ya evin kulağına giderse‚ çocukluk işte.. Çok alakasız isimlere‚ sanki dünya sırrını paylaşıyormuş gizeminde eğilip "pişt‚ maça gidicem‚ kaçta orda olmam gerek" diye soruyorum.. Aldığım cevapların ortalama bir saati kaçtım Kadıköy'e‚ ama yürüyerek.. O mesafeye minibüs parası verecek göz var mı bende?

Üzerimde babamın karne hediyesi olarak aldığı forma.. Çubuklu‚ emlak bankası yazan ve sağ tarafında kocaman adidas yazısı olan forma.. Çubuklunun sarısı güzelde‚ laciverti mavi gibi.. Neyse‚ sorgulayamıyorsun o yaşta hiç birşeyi.. Aşıksın işte ona‚ sanane renginin tonundan.. Saf bir sevgiydi bu..

Söğütleçeşmenin oradan‚ tren istasyonunun altından girdim‚ sanki bir düğündeyim ve her tarafta akrabalarım var.. Hani çubukluyu gördüğüm herkesi sanki 10 yıldır tanıyor gibiyim‚ müthiş bir güven duygusu var.. Bir anda o içimdeki korku‚ endişe falan kaybolup gitti.. Çeşit çeşit arkadaş grupları var‚ aileler‚ arkadaşlar hep etrafımda..
Ben yalnızım‚ 10 yaşındayım..

* * *

Evde birşeyler yemek istemiştim ama akşamı düşündüğüm için heyecandan bir şey yiyemedim.. Kadıköyde o karnavalı görünce bir acıktım ki sorma gitsin.. Her yerden köfte kokuları geliyor zaten! Cebimde sallanan demir parçalarını saydım‚ yetiyor aslında.. Fakat nooolur noolmaz.. Harcamıyorum.. İçerde pahalı olduğunu duydum‚ onun için dışarıda bir şişe su aldım‚ çok bağırırsam içerim diye.. Daha sonra içeri girerken biletimi hemen çıkarmak istemiyorum‚ arka cebime öyle bir yerleştirmişim ki‚ kimse almasın diye!

Polis aramasına kadar geldim‚ herkesi gözlüyorum önce ne yapıyorlar diye.. Kaptım işi‚ polisin önünde dikiliyoruz‚ ellerimizi kaldırıyoruz.. Beni farketmediler bile‚ yandan geçecektim‚ ama serde dürüstlük var işte‚ abi dedim içeri giricem ben! Tamam geç dedi‚ aramadı.. Sanki bana büyük bir kıyak geçmişti‚ öyle sevindim ki.. Halbuki nedir yani‚ üzerimde bir şey mi vardı da? Çocukluk işte..
Ben yalnızım‚ 10 yaşındayım..

* * *

Kapıdan girdim ve o kocaman yeşil alanı gördüm ya‚ büyülenmiş gibiydim adeta! Halen daha bana olur bu duygu.. Hemen hemen her maç oradaydım‚ fakat her girişimde stada acaip bir güven hissi uyanıyor içimde.. O yeşili‚ o tribünü görünce..

İlk tabi‚ keşif dönemindeyim.. O ne‚ bu ne diye soracak kimse de yok.. En azından eli yüzü düzgün birkaç adamın arasına geçerim diye düşünüyorum.. Nasılsa muhabbeti kurarım ben.. Biliyorum işte‚ oraların maskotu olurum.. Gol atarsak eğer, beni havalara atarlar.. Belki sorularıma cevap bile verirler..

Vardı eskiden böyle ağbiler..

Dayanamıyorum artık‚ iyice acıktım içeri girince.. Kalenin arkasındaki boşlukta köfte satıyorlar.. Dışarda 20 bin lira‚ stadta 25 bin lira.. Mecbur.. Almaktan başka çarem yok.. Hal böyle olunca yarım ekmek köfte alıyorum‚ fakat ayran kalıyor askıda.. Su ile idare ederim artık.. Tezgahta beklerken arada oturduğum yerime bakıyorum‚ kimse kapmış mı diye..

Alıyorum köfteyi‚ geçiyorum yerime.. "birazdan gelicem abi‚ yerimi tutar mısın" dediğim adam da afiyet olsun diyor.. "ben de aşağı inicem‚ bir şey istiyor musun" diye sordu‚ "yok" dedim "ağbi‚ ben aldım işte‚ bak" diyorum.. Gülüyor ve o da aşağı iniyor.. Ağbinin yerinde benim gözüm‚ kimse oturmasın diye kolluyorum! O an o görevi biçtim kendime.. Geliyor‚ ve kendisine bir köfte almış ve poşetten bir ayran çıkartıp bana uzatıyor.. al bakalım‚ öyle suyla olmaz..
Ben yalnızım‚ 10 yaşımdayım..

* * *

Maç bitiyor..

Dediklerim aynen gerçekleşiyor.. Antalyaspora 3 tane çakıyoruz! Her golde bana sarılıp havalara atıyorlar.. Muhabbet gırla! Maçtan sonra arka sıramda oturan ağbi yanıma gelip "yol paran var mı genç?" diye soruyor.. "Var tabi cebimde" diyorum en saf şekilde..

Yağmur yağıyor ama eve yürümek istiyorum.. Bu gece yaşadıklarımı düşünmem lazım‚ eve doğru yürürken.. Sanki bir an önce eve gitsem herşeyin büyüsü kaçacakmış gibi..

Ve 2008..
Herşeyin büyüsü kaçmış gibi sanki..

Ne o köfte yiyen çocuklara ayran getiren ağbiler‚ ne de yalnız gördüğü birisine yol paran var mı diye soranlar..

Ve en çok neye üzülüyorum biliyor musunuz?
Bu duyguyu bir çok çocuk yaşayamayacak artık..
Hatta hiç!..

Bu duyguyu yaşamanın bedeli‚ 33 ytl‚ olmadı mı? O halde 66 ytl..
Haydi hayırlı işler..

Ben yalnızım‚ 10 yaşındayım..


başlığı olmayan yazı..




Aslında klasik bir 'merhaba' yazısının diğerlerinden farkı şudur; "bu yazıyı okumasanızda olur, sadece böyle bir yazarın artık buralarda yazdığını bilin yeter" amacını taşır..

Bunun için çok uğraşıp zaten özünde saçma olan bir yazıyı daha da uzatmak istemiyorum.. Anatemasını biliyorsunuz zaten; 'ben geldim'..

Önemsemiyorum gibi algılanabilir tabi.. Fakat itiraf edeyim; heyecanlı, hafif utangaç, çokça tedirginim..

Merhaba, ben; T.Giray Tayyar..